Doğu Türkistan'da Çin'in 1,5 Asırlık Baskı ve Asimilasyonu
Doğu Türkistan'da Çin'in 1,5 Asırlık Baskı ve Asimilasyonu

Doğu Türkistan'daki Çin hâkimiyetinin bugünkü görünümü, 1755'te başlayan Birinci Mançu İstilası'na kadar uzanıyor. Bölge, tarih boyunca Hun, Göktürk, Uygur ve Karahanlı gibi Türk devletlerine ev sahipliği yapmış; İpek Yolu'nun kavşağında gelişen köklü bir Türk-İslam medeniyetine beşiklik etmişti. Cungar Hanlığı'ndaki iç karışıklıklardan yararlanan Qing İmparatorluğu, 1755-1760 arasında bölgeyi işgal ederek ilk Mançu hâkimiyetini kurdu.

İlk İşgalden Devlet Kurma Mücadelesine

İşgale karşı bölge halkının bağımsızlık mücadelesi, 1863'te Yakup Beg önderliğinde kurulan devletle somut bir sonuç verdi. Ancak bu yapı, 1876-1878'deki İkinci Mançu İstilası ile ortadan kaldırıldı. Çin yönetimi 1884'te bölgeyi "Xinjiang" yani "yeni kazanılmış toprak" adıyla imparatorluğun 19. eyaleti ilan etti. Bu adlandırma, bölgenin Çin için sonradan ele geçirilen bir coğrafya olduğunu açıklıyor.

1911'de Qing Hanedanı'nın yıkılmasıyla Doğu Türkistan, merkezî otoriteden büyük ölçüde bağımsız hareket eden Çinli valilerin yönetimine girdi. Bu dönemde ağır vergiler, yolsuzluklar ve millî-dinî hakları kısıtlayan uygulamalar bölgede tepkiyi artırdı.

Geniş Pickt afişi — Telegram için ortak alışveriş listesi uygulaması

İki Kısa Ömürlü Cumhuriyet

Tepkiler 1931'de Kumul'da Hoca Niyaz ve Salih Dorga önderliğinde başlayan ayaklanmayla büyüdü. Kısa sürede Turfan, Hoten ve Kaşgar'a yayılan mücadele sonucunda 12 Kasım 1933'te Kaşgar'da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ilan edildi. Cumhurbaşkanlığına Hoca Niyaz, başbakanlığa Sabit Damolla getirildi. Bu cumhuriyetin ömrü ise uzun olmadı; Sovyetler Birliği'nin Çinli askerî vali Sheng Shicai'ye sağladığı tank, uçak ve asker yardımıyla 1934'te yıkıldı.

1934-1944 arasında Sheng Shicai'nin büyük ölçüde Sovyet vesayetiyle kurduğu diktatörlük sürdü. Sheng Shicai, İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetlerin zayıfladığı düşüncesiyle yönünü Milliyetçi Çin yönetimine çevirdi. Ardından Doğu Türkistan doğrudan Milliyetçi Çin ordusunun denetimine girdi. Ancak Çinleştirme baskısının artması, 1944'te İli/Gulca bölgesinde Ali Han Töre önderliğinde yeni bir ayaklanmaya yol açtı. 12 Kasım 1944'te İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu. Osman Batur gibi isimlerin katıldığı direnişle Tanrı Dağları'nın kuzeyinde geniş alanlar kurtarıldı.

Bölgenin kaderi yine büyük devletlerin pazarlıklarında belirlendi. Yalta Konferansı ve 1945 Çin-Sovyet Antlaşması sonrasında Stalin ile Milliyetçi Çin hükümeti, bölgenin Çin egemenliğinde kalması konusunda uzlaştı. Diplomatik baskılar sonucu cumhuriyet feshedildi.

Komünist Dönemde Sistemli Tasfiye

1949'da Çin İç Savaşı'nı kazanan Mao Zedung'un komünist rejimi, aynı yılın Eylül-Ekim aylarında Doğu Türkistan'a girdi. İşgalin ardından İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra gibi liderler ile binlerce Doğu Türkistanlı yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Mao'nun "Sincan iki bin yıldır Çin'in ayrılmaz parçasıdır" iddiası, bölgenin özerklik ve bağımsızlık taleplerini reddeden resmî söylemin dayanağı yapıldı.

1950'lerde Wang Zhen komutasındaki güçler, "devrim karşıtı unsurları ortadan kaldırma" adı altında geniş çaplı tasfiyeler yürüttü. Bu süreçte 250 binden fazla insanın hayatını kaybettiği belirtiliyor. 1954'te kurulan Sincan Üretim ve İnşaat Kolordusu (Bingtuan), hem askerî hem ekonomik bir denetim aracına dönüştü. Tarım alanları, üretim tesisleri ve yeni yerleşimler bu yapının kontrolüne verilirken, Han Çinlisi nüfus bölgeye sistemli biçimde taşındı.

1 Ekim 1955'te bölgenin statüsü kâğıt üzerinde "Sincan Uygur Özerk Bölgesi" olarak değiştirildi. Ancak gerçek yetki Pekin'in atadığı yöneticilerin elinde kaldı. 1949'da bölge nüfusunun yalnızca yüzde 4'ünü oluşturan Han Çinlilerin oranı, devlet destekli göç ve iskân politikalarıyla yüzde 40'ın üzerine çıkarıldı. Yerli halk kendi yurdunda azınlık durumuna düşürüldü.

Pickt makale sonrası afişi — aile illüstrasyonlu ortak alışveriş listesi uygulaması

Kültür Devrimi yıllarında ve sonrasında camiler, mescitler ve medreseler kapatıldı ya da yıkıldı. Din adamları tutuklandı; Kur'an-ı Kerim başta olmak üzere dinî eserler imha edildi. Geleneksel kıyafetler hedef alınırken Uygur Türkçesiyle eğitim aşamalı olarak kısıtlandı. Dinî ve millî kimliği korumaya yönelik talepler "terörizm" ve "bölücülük" suçlamalarıyla bastırıldı.

Urumçi Katliamından Toplama Kamplarına

Baskıların birikimi 2009'da büyük bir patlamaya dönüştü. Guangdong'da zorla çalıştırılan Uygur gençlerine yönelik 26 Haziran tarihli ırkçı saldırıyı protesto etmek için 5 Temmuz'da Urumçi'de gösteriler düzenlendi. Güvenlik güçlerinin zırhlı araçlarla ve gerçek mermilerle müdahale ettiği bu olaylar, kanlı bir katliama dönüştü.

Xi Jinping'in 2012'de Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri olmasıyla baskı politikaları sertleşti. Pekin yönetimi, 11 Eylül sonrası güçlenen küresel "terörle mücadele" söylemini kullanarak uygulamalarına meşruiyet aradı. 2014'te "Teröre Karşı Sert Darbe Kampanyası", 2016'da "Ulusal Terörle Mücadele Yasası" ve 2017'de "Aşırılığı Yok Etme Yönetmelikleri" yürürlüğe kondu. İbadet, helal gıda tercihi, sakal bırakmak, dinî kıyafet giymek ve Uygurca konuşmak gibi gündelik davranışlar dahi şüpheli sayılmaya başlandı.

2016'da bölgeye parti sekreteri olarak atanan Chen Quanguo döneminde "siyasî yeniden eğitim merkezleri" adı verilen toplama kampları yaygınlaştırıldı. Çeşitli raporlara göre sayıları 1.200'ü aşan bu kamplarda, milyonlarca Uygur ve diğer Müslüman Türk, mahkeme kararı ve somut suç isnadı olmaksızın alıkonuldu. Kamplarda fizikî ve psikolojik işkence, dinî inancı ve ana dili reddetmeye zorlama, Komünist Parti'ye sadakat telkini ve fabrikalarda zorla çalıştırma yapıldığına dair çok sayıda tanıklık ortaya çıktı.

Kamplarla sınırlı kalmayan uygulamalarda Uygur kadınlarına zorla doğum kontrolü ve kısırlaştırma yapıldığı, doğum oranlarının devlet eliyle düşürüldüğü bildirildi. "Kardeş Aile" projesi ile bir milyondan fazla Çinli görevli Uygur evlerine yerleştirilirken, ebeveynleri kamplara alınan yüz binlerce çocuk, yatılı okullarda Çin dili ve kültürüyle yetiştirildi.

Büyük Birader Gözetimi ve Uluslararası Tepkiler

Doğu Türkistan artık dünyanın en sıkı denetlenen coğrafyalarından biri. Yüz tanıma kameraları, biyometrik ve DNA veri sistemleri ile her mahallede kurulan güvenlik noktaları, insanların seyahatinden telefonlarına, ibadetinden sosyal ilişkilerine kadar her alanı devletin takibine açık hale getirdi. Bölgenin petrol, doğal gaz, uranyum ve kömür kaynakları ile Çin'in "Bir Kuşak Bir Yol" projesinin merkezinde yer alması, Pekin yönetiminin bu denetimi daha da kritik hale getiriyor.

Birleşmiş Milletler ve insan hakları kuruluşları, bu uygulamaları "insanlığa karşı suçlar" kapsamında değerlendiriyor; bazı devletler ve hukukçular ise politikaları "soykırım" olarak nitelendiriyor. Yeni Şafak yazarı Mete Yavuz'un kaleme aldığı analizde Taha Kılınç'ın 'Doğu Türkistan Seyahatnamesi'ne dayanarak aktardığına göre, Çin yönetimi yüksek teknolojili kitlesel gözetim ağı kurmuş, camileri ve kadim mezarlıkları kapatarak turistik ve eğlence mekânlarına dönüştürmüş; Uygur kültürünü ilmî ve dinî derinliğinden kopararak folklorik bir gösteriye indirgemiştir. Eski Kaşgar şehri de "kentsel dönüşüm" bahanesiyle yıkıma uğratılmıştır.

Yazar, tüm baskılara karşın tarihî tecrübenin ve hafızanın bölgede varlığını sürdürdüğünü; asimilasyon politikalarının halkın kimlik direncini ortadan kaldıramadığını vurguluyor. Ancak direncin varlığı, bugün yaşanan zulüm karşısında sessiz kalmayı meşrulaştırmıyor. Doğu Türkistan'daki baskıların sona erdirilmesi için uluslararası kamuoyuna da sorumluluk düştüğü belirtiliyor.