Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan - Kırıkkale Üniversitesi
15 Temmuz 2016 darbe girişimi, Türkiye'de ve Türk siyasal hayatında yalnızca bir iç güvenlik krizi değil, Ankara'nın dış politikasında güven kodlarını yeniden yazan bir kırılma noktasıdır. Bu kırılmanın en somut yansımalarından biri enerji alanında ortaya çıkmıştır. Darbe girişiminden önce büyük ölçüde ithalata dayalı olan, enerji tedarik güvenliğini uzun vadede sağlamaya çalışan ve enerjiyi dış politikanın türev bir alanı olarak konumlandıran Türkiye, 2016 sonrasında bu denklemi tersine çevirmiştir.
Enerji Koridorundan Oyun Kurucu Aktöre
Darbe girişimi sonrasında devlet kapasitesinin güçlendirilmesi, kritik altyapıların korunması ve dış müdahalelere karşı daha dirençli bir yapı oluşturulması öncelik kazanırken, enerji güvenliği de ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görülmeye başlandı. Türkiye'nin hedefi, yalnızca enerji ithal eden ve enerji geçişine aracılık eden bir ülke konumunda kalmak değil; enerji üretimi, depolanması, ticareti ve güvenliği ekseninde söz sahibi olan bölgesel bir güç haline gelmektir. 15 Temmuz öncesinde Türkiye'ye biçilen enerji rolünde "enerji koridoru" yaklaşımı varken, artık "enerji merkezi" vizyonuna geçilmiştir. Enerji merkezi modeli ile enerjinin depolandığı bir merkez olmanın yanı sıra Türkiye'nin yeni enerji politikası, dış politikada hareket alanı oluşturan, Afro-Avrasya bağlantısallığını güçlendiren ve Türkiye'yi jeoekonomik rekabetin merkezine taşıyan daha kapsamlı bir stratejik yönelimi temsil etmektedir.
Burada jeopolitik, teknoloji ve enerjinin iç içe geçtiği yeni bir alan oluşmuştur. Türkiye'nin enerji politikasında öne çıkan en önemli başlıklardan biri, enerji güvenliğinin kara merkezli bir mesele olmaktan çıkıp deniz jeopolitiği, teknoloji kapasitesi ve altyapı güvenliğiyle birleşmesidir. Türkiye, yalnızca enerji kaynaklarına erişmeyi değil; araştırma-geliştirme, üretim, depolama ve ticaret kapasitesini aynı stratejik çerçeve içerisinde geliştirmeyi hedeflemektedir. Böylece Türkiye, kriz dönemlerinde yalnızca enerji tüketen bir ülke olmaktan çıkarak enerji güvenliğini yöneten ve bölgesel denklemi şekillendiren bir aktör haline gelmektedir. Çünkü günümüzde enerji güvenliği, sadece kaynağa sahip olmakla değil; kaynağı arayabilmek, çıkarabilmek, işleyebilmek, depolayabilmek ve bölgesel piyasalara yönlendirebilmekle mümkündür.
Jeoekonomik Dönüşüm
Türkiye'nin enerji politikasında yaşanan dönüşüm yalnızca ulusal bir strateji değişikliği değildir. Küresel sistemin Afro-Avrasya eksenli ve giderek çok merkezli bir enerji düzenine evrilmesi, Türkiye'nin de bu yeni jeopolitik mimari içinde kendisini yeniden konumlandırmasını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle 15 Temmuz sonrasında geliştirilen enerji politikaları yalnızca arz güvenliğini sağlamayı değil, Türkiye'nin yeni uluslararası sistemdeki jeoekonomik rolünü yeniden tanımlamayı da amaçlamaktadır. Bu dönüşümün sahadaki en belirgin yansımaları ise Doğu Akdeniz, Afrika ve Karadeniz gibi üç kritik jeopolitik alanda görülmektedir.
İlk olarak, Mavi Vatan doktrini, Türkiye'nin enerji politikasının denizlerdeki stratejik uzantısı olarak okunmalıdır. Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon rekabeti yalnızca doğal gaz rezervleri meselesi değildir; aynı zamanda kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, deniz yetki alanları ve egemenlik hakları meselesidir. Türkiye bu nedenle Fatih, Yavuz, Kanuni ve Abdülhamid Han sondaj gemileriyle sahada varlık göstermiş; Libya ile 2019'da imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatıyla Doğu Akdeniz'de dışlanmaya çalışılan enerji denklemine hukuki ve jeopolitik bir cevap vermiştir.
İkinci jeopolitik alan Afrika'dır. Özellikle Somali örneği, Türkiye'nin enerji diplomasisinin Doğu Akdeniz ile sınırlı kalmadığını, Afrika Boynuzu'na ve Hint Okyanusu hattına doğru genişlediğini göstermektedir. Türkiye'nin 2024'te Somali ile imzaladığı hidrokarbon anlaşmaları ve Oruç Reis sismik araştırma gemisini Somali açıklarına göndermesi, Ankara'nın enerji arama kapasitesini artık kıta dışı sahalara taşıdığını ortaya koymaktadır.
Üçüncü jeopolitik alan ise Karadeniz hattıdır. Hürmüz Boğazı merkezli krizler, küresel enerji güvenliğinin yalnızca üretim kapasitesine değil, enerji geçiş güzergâhlarının güvenliğine de bağlı olduğunu göstermektedir. Basra Körfezi ve Hürmüz hattında yaşanan her gerilim enerji piyasalarında kırılganlığı artırırken, Türkiye'nin Karadeniz, Kafkasya ve Avrupa bağlantılı enerji konumunu daha görünür hale getirmektedir. Sakarya Gaz Sahası üzerinden yerli üretimin artırıldığı bu alan, aynı zamanda Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında enerji arz güvenliği, deniz güvenliği ve bölgesel bağlantısallığın kesiştiği stratejik bir merkez hattına dönüşmüştür.
Güvenlik Anlayışı Yeniden Şekillendi
Türkiye'nin güvenlik anlayışı yalnızca askerî tehditlere karşı değil; ekonomik güvenlik, enerji güvenliği, kritik altyapıların korunması ve tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliği ekseninde yeniden şekillenmiştir. Bugün enerji güvenliği yalnızca petrol ve doğal gaz üretimiyle açıklanamaz. Sismik araştırma teknolojileri, derin deniz sondaj kapasitesi, uydu görüntüleme sistemleri, yapay zekâ destekli rezerv analizleri ve kritik altyapıların dijital güvenliği yeni enerji jeopolitiğinin ayrılmaz parçaları haline gelmiştir. Önümüzdeki dönemde enerji merkezleri yalnızca kaynakların bulunduğu yerler değil; krizleri yöneten, bağlantısallığı sağlayan ve alternatif güzergâhlar üretebilen ülkeler olacaktır. Türkiye'nin geliştirdiği yeni enerji vizyonu da tam olarak bu dönüşümün bir ürünüdür.



