NÛN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Esra Albayrak, dekolonizasyon tartışmaları çerçevesinde sömürgeciliğin tarihsel seyrini ve yeni bir uzlaşının hangi koşullarda mümkün olabileceğini AA Analiz için kaleme aldı. Albayrak, "Net şekilde görüyoruz ki 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren küreselleşen insan hakları söylemi, tüm gösterişli önermelerine rağmen 'beyaz adamın yükü' retoriğinden öteye geçemedi hatta sömürünün ve ötekini terbiye etmenin bir aracına dönüştürüldü." ifadelerini kullandı.
Dünya bir kırılma noktasında
Dünyanın içinden geçtiği sürece bakıldığında insanların ve toplumların dünyayı anlamlandırma biçimlerini ve küresel düzlemdeki konumlarını yeniden tanımlamak istediği önemli bir kırılma noktasında olduğumuzu belirten Albayrak, bu yeniden konumlanma sürecinin kapsayıcı bir uzlaşı üzerinden mi yoksa derinleşen çatışmalar üzerinden mi şekilleneceğinin sosyal bilimciler olarak üzerinde hassasiyetle durulması gereken temel meselelerden biri olduğunu vurguladı.
Bir sosyal bilimci, bir eğitimci ve bir anne olarak insanlığın geleceği için bugün gösterilen tavrın çocuklara bırakılacak zihni ve manevi miras adına önemli olduğunu düşünen Albayrak, insanlığın daha adil bir dünya arayışına uzlaşı yaklaşımının yön vermesi gerektiğine inandığını ifade etti. İnsanlığın onurunu önceleyen bir uzlaşı inşa etmenin salt siyasi bir tercih değil ahlaki bir sorumluluk olduğunu söyledi.
Hakim uluslararası düzenin değerlerden yoksun üstünlük anlayışı
Hakim uluslararası düzenin değerlerden yoksun üstünlük anlayışının insanlığı varoluşsal bir krize sürüklerken tarih boyunca "ilkel" ve "uygar" ayrımı üzerinden her türlü gayriinsani muameleyi meşrulaştırdığını kaydeden Albayrak, 7 Ekim ve sonrasında Gazze'de yaşanan soykırımın insanlığın yaralı hafızasını yeniden gün yüzüne çıkardığını ve mevcut uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi meşruiyetine yönelik derin bir sorgulamayı beraberinde getirdiğini belirtti. Bu tablonun tarihsel bir gerçeği tekrar hatırlattığını vurgulayan Albayrak, sömürgeciliğin 1960'larda kapanmış bir sayfa değil yeni biçimler edinerek varlığını sürdüren bir yapı olduğunu ifade etti.
Dünyada yıllardır postkolonyal çalışmalar başlığı altında yürütülen akademik çalışmaların sömürgeciliğin farklı biçimlerde yeniden üretildiği küresel yapıyı esaslı biçimde çözümlemekten hala uzak göründüğünü belirten Albayrak, dekolonizasyonu sömürge zihniyetinden özgürleşmenin ve daha özgün, daha adil bir yaşam tahayyülü kurmanın imkanı olarak yeniden düşünmenin mümkün olup olmadığını sorguladı.
İnsanın yükü ve dekolonizasyonun bugünü
"Beyaz adamın yükü" söyleminin zihinsel arka planının 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinde zirveye ulaştığını anlatan Albayrak, Malthus'un toplumu kıt kaynaklar üzerinden işleyen bir sözleşme alanı olarak kavramsallaştırdığını, Darwin'in buradan "en uygun olanın hayatta kalması" fikrini geliştirdiğini, Darwin'in kuzeni Galton'un bunu öjeniye taşıdığını ve insanları üstün ve aşağı genetik kategorilere ayırdığını belirtti. Sosyoloji modern toplumların bilimi, antropoloji ilkel toplumların bilimi olarak tanımlandığında bilimin sömürgeleştirmeyi meşrulaştıran bir araca dönüştürüldüğünü ifade etti.
Rudyard Kipling'in "beyaz adamın yükü" ifadesiyle ahlaki meşruiyet yüklediği bu süreçte sözde üstün olanın aşağı olanı yükseltme yükümlülüğünün vazgeçilemez bir sorumluluk olarak görüldüğünü kaydeden Albayrak, 20. yüzyılın bu anlayışın izlerini taşımaya devam ettiğini vurguladı. Sömürgecilik karşıtı hareketler yayılsa ve sömürgeler bağımsızlıklarını kazansa da sömürgeci zihniyetin türlü biçimlerle dünya düzenini şekillendirmeye devam ettiğini belirtti.
Dekolonyal söylemin bu çerçeveyi haklı olarak sorguladığını ve hatta çoğu zaman tersini önerdiğini belirten Albayrak, sömürgeleştirilenin elinden alınanı geri kazanma yükü olduğunu ileri sürdüğünü ancak bir şeyi tersine çevirmenin onu aşmak olmadığını ifade etti. "Siyah adamın yükü" demenin ne kadar eleştirel olursa olsun yıkılmak istenen hiyerarşinin mimarisinin içinde kalmaya devam etmek demek olduğunu söyledi.
Siyah-beyaz, Doğu-Batı, ilkel-uygar ikilemlerinin hiçbir zaman dünyanın hakkaniyetli bir tasviri olmadığını, bilakis dünyaya dayatılmış dikotomiler olduğunu belirten Albayrak, olması gerekenin bu mantığın tersine çevrilmesi değil terk edilmesi olduğunu vurguladı. Siyah ya da beyaz adamın yükünü değil "insanın yükü"nü merkeze almak gerektiğini ifade eden Albayrak, meseleye ırksal ya da medeniyetsel bir kategori olarak değil daha temel bir iddiadan doğan ortak sorumluluk olarak bakılması gerektiğini söyledi.
Pek çok evrensel inanç ve medeniyet öğretisinin benimsediği üzere insan olarak var olmanın diğer nitelikleri göze almaksızın değerli ve saygıya layık olduğunu belirten Albayrak, İslam dininin de insanı dokunulmazlığa (ismet) sahip bir varlık olarak tanımladığını ve her koşulda haklarının korunmasını temel bir prensip olarak benimsediğini ifade etti. Böylesi bir evrensel insan anlayışını samimiyetle benimsemenin insanlığı tüm çeşitliliğiyle kucaklamayı mümkün kıldığını ve sömürüyü ilk andan itibaren reddeden davranışsal bir değere dönüştüğünü söyledi.
Oysa artık net şekilde görüldüğünü belirten Albayrak, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren küreselleşen insan hakları söyleminin tüm gösterişli önermelerine rağmen "beyaz adamın yükü" retoriğinden öteye geçemediğini hatta sömürünün ve ötekini terbiye etmenin bir aracına dönüştürüldüğünü ifade etti. Batı merkezli ve ağırlıklı olarak Batı lehine üretilmiş söylemleri aşarak insanın dokunulmazlığı ve onurunu söylemin ve hayatın merkezine oturtmanın yollarını aramak zorunda olduğumuzu vurguladı. Böylece hem ezilen dünyanın hakkını iade etmenin mümkün olabileceğini hem de sömürenin engelleyemediği asıl yükü olan "efendilik kompleksi"nden arınmasının sağlanabileceğini belirtti.
Bilginin çok merkezli jeopolitiği
Tek merkezli ve üstünlükçü bir perspektifle şekillenen günümüz bilgi ekosisteminin dekolonizasyon bağlamında öncelikle yüzleşilmesi gereken alanların başında geldiğini belirten Albayrak, bilginin üretim ve dolaşım süreçlerinin tek bir merkezin hegemonyasında şekillenmesinin oluşturduğu "epistemik kibir"in bugün insanlığın içine sürüklendiği yabancılaşma ve anlam krizinin asli sorumlularından biri olduğunu ifade etti.
"Epistemik kibre" karşı Batı akademik dünyası içinde yükselen entelektüel itirazların da olduğunu belirten Albayrak, Frantz Fanon'un sömürge şiddetini psikanalitik bir keskinlikle ifşa ettiğini, Edward Said'in Doğu'nun coğrafi ve kavramsal bir olgu olarak nasıl bir bilgi matrisi içinde kurgulandığını gösterdiğini, Talal Asad'ın ise Batı'nın evrensellik iddiasının üzerine inşa edildiği epistemik şiddeti sorguladığını kaydetti. Bu eleştirel damarın dekolonyal düşüncenin hem beslendiği hem de hesaplaşmaya devam ettiği bir gelenek olduğunu belirten Albayrak, bu geleneğin şu soruları sorduğunu ifade etti: Bilgiyi kimin için, hangi amaçla üretiyoruz? Kendimizi, coğrafyamızı ve dünyayı hangi bilgi gelenekleri üzerinden anlamlandırıyor ya da anlamlandıramıyoruz? Bilgi, güç üretiminin bir aracı mı yoksa hakikat ve anlam arayışının zemini mi?
Bu sorulara verilecek yanıtların yeni dünya düzeninde nasıl bir konum alınacağını da belirleyeceğini ifade eden Albayrak, bilgiyle ilişkiyi anlam ve hakikat üzerinden kuran, onu üstünlük ve ayrıcalık aracına dönüştürmeyen bilgi geleneklerinin insanlığın onurunu ve dayanışmasını daha güçlü biçimde koruyacağını vurguladı. Bugün dünyanın saygın üniversitelerinin, bilgi üreten ve uluslararası hukuku temsil eden kurumlarının mevcut krizlerin ve haksız düzenin inşasındaki rollerini ve hegemonik epistemik güçlerini sorgulamak zorunda olduğumuzu belirten Albayrak, bu minvalde akademi ve bilginin vicdanı olarak kadim epistemik merkezleri canlandırmak hatta yenilerini ortaya çıkarmak ve yönümüzü yeni ufuklara çevirmemiz gerektiğini ifade etti.
İstanbul ve yeni bir uzlaşı
İstanbul'un bu tartışmada yalnızca bir ev sahibi değil tarihsel konumu itibarıyla özgün perspektif taşıyan bir aktör olduğunu belirten Albayrak, dünya ticaretinin, kültürün ve siyasetin binlerce yıldır kesişim noktası olan İstanbul'un yeni dünya düzeninde insanlığın onurunu, epistemik adaleti ve çok kültürlü toplumsal yaşam imkanını önceleyen bir uzlaşı için güvenilir bir zemin sunabileceğini ifade etti. Bu uzlaşının iyi niyetli bir pasif direniş ile yetinmemesi gerektiğini, tek merkezli hakim sistemin dayatmalarına güçlü bir itirazı ve hesap sorma öz güvenini de inşa etmesi gerektiğini söyledi.
11-12 Mayıs'ta İstanbul'da gerçekleşmesi planlanan Dünya Dekolonizasyon Forumu'nun (World Decolonization Forum) bu zemin üzerinde yükseleceğini belirten Albayrak, Afrika'dan, Güney Asya'dan, Latin Amerika'dan, Orta Doğu'dan ve Batı'nın eleştirel geleneklerinden akademisyenler, entelektüeller ve aktivistlerin bir araya geleceği forumda 70'in üzerinde akademik bildiri sunulacağını ifade etti. Eş zamanlı takip edilebilecek dekolonyal sanat sergileri ve aynı hafta Atlas Sineması'nda gerçekleşecek olan Dekolonize Film Festivali ile katılımcılara farklı disiplinlerin nadiren aynı zeminde buluştuğu dürüst bir diyalog ortamı kurulacağını belirten Albayrak, insanlığın mirasının tek bir hikayeye sığmayacağına inanan herkesi 11-12 Mayıs'ta Atatürk Kültür Merkezi'ne beklediklerini ifade etti.



