AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması: Avrupa'nın Stratejik Yanıtı
Trump 2.0'ın ilk yılını tamamladığı günlerde, Avrupa Birliği (AB) ile Hindistan arasında kapsamlı bir serbest ticaret anlaşması imzalandı. Dünya ticaretinin ağırlık merkezinin her geçen yıl biraz daha Asya'ya kaydığı bir dönemde, bu adım AB için stratejik bir kalibrasyon olarak okunuyor. Aynı zamanda, Trump 2.0 ile birlikte siyasi ve ekonomik baskı altındaki Avrupalıların gösterdiği bir reaksiyon olarak da yorumlanıyor.
Ekonomik ve Stratejik Boyutlar
Hint-Avrupa ticaretinde bariyerlerin indirilmesi, yaklaşık 2 milyar nüfuslu dev bir pazarın taraflar için birbirine açılması anlamına geliyor. Yükselen üretim maliyetleri ve katı ihracat-ithaat regülasyonları nedeniyle rekabet gücünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan AB için, Hindistan pazarı bir kurtuluş reçetesi olarak öne çıkıyor. Öte yandan, ABD'nin Asya-Pasifik odaklı dış politika vizyonu, Avrupalıları bir noktada dışlama potansiyeli taşıyor. Trump dönemiyle birlikte bu senaryonun zamanlamasına dair belirsizlik artarken, ticaret anlaşması anlam kazanıyor.
Her ne kadar yerinde bir hamle gibi görünse de, "Anlaşmaların Anası" olarak tanımlanan bu adım, 2025 yılı boyunca AB'nin savunma ve güvenlik politikalarında hayata geçirdiği kurumsal düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde, kaza anında imdat çekicisine başvurulmuş izlenimi yaratıyor.
Dönüşen Transatlantik İlişkileri
Donald Trump'ın seçilmesiyle birlikte, AB için NATO güvenlik şemsiyesinin sorgulanır hale geleceği ve ABD korumasının getirdiği askeri, ekonomik ve politik konfor alanının daralacağı ihtimalleri paniğe yol açmıştı. Bu nedenle, AB ülkelerinin rahat uykularından uyandıkları sıkça dile getirilen bir ifadeydi. Hatta bu uyanışla birlikte, Soğuk Savaş'ın bitişinden bu yana başaramadıkları dış, güvenlik ve ekonomi politikalarında mutlak eşgüdümü sağlayabilecekleri muazzam bir fırsat buldukları da söyleniyordu.
Ancak, AB ülkeleri arasında anarşi dinamiğinin ilişkilere yön verdiği görülüyor. Üye ülkeler arasındaki iş birliği, ABD ile olası bir kamplaşma anında bir Avrupa ittifakına dönüşmek yerine, ABD ile kurulmak istenen müstakil ilişkilere yerini bırakma eğiliminde. Çünkü ABD halen herkesten çok havuç ve sopaya sahip, bu da olası bir dengeleme refleksini AB ülkeleri için oldukça maliyetli hale getiriyor.
Trump'ın ilk yılında öne çıkan Grönland gündemi ve tarife baskıları düşünüldüğünde, bunların transatlantik ilişkileri kırmayı hedefleyen bir stratejinin parçası olmadığı, Trump'ın iç politik kaygılarla demokrat kutsallara saldırma hevesinden kaynaklandığı söylenebilir. Dolayısıyla, AB ülkeleri için küresel şartlar aleyhte ilerlese de, transatlantik ilişkiler bir kopuştan henüz çok uzak görünüyor.
Avrupalı Çaresizliği ve Bürokratik Zafer
Tam da bu sebeple, Trump döneminin sarsıntıları ile küresel şartlar Avrupalıları bir açmaz içinde bırakıyor. Bir tarafta 80 yıldır kendilerini tanımladıkları neo-liberal kurumsalcı iş birliği argümanları, devrettikleri egemenliklerin yarattığı Brüksel bürokrasisi ve bütün bunların getirdiği materyal kapasite sorunu var. Öte yandan, dış, güvenlik ve ekonomi politikaları bu illüzyona rağmen kalibre edilmek zorunda.
Bu ortamda Avrupalı liderlerin geliştirdikleri retorik, pro-Avrupalı bir blok söylemi üzerinden kuruluyor. Ancak eylemlere bakıldığında, ABD'ye karşı bir blok oluşturmaktan ziyade, ABD ile ilişkilerdeki pazarlık gücünü artıracak yeni kurumsal düzenlemeler geliştiriliyor. Bunlar üye devletlerin inisiyatifiyle değil, AB bürokrasisinin yön verdiği hamleler olarak karşımıza çıkıyor.
Normalde AB bürokrasisinin ortak dış ve güvenlik politikası belirlemedeki rolü oldukça kısıtlıdır. Ancak 2024 yılı itibarıyla Avrupa Komisyonu bünyesinde savunma ve uzay bütçelerini yönetecek DEFIS mekanizmasının kurulmasıyla, adeta bir savunma bakanlığı mantığı devreye sokuldu. Bu mekanizma çatısı altında:
- Avrupa Savunma Sanayii Stratejisi (EDIS) yayınlandı.
- Stratejiyi eyleme geçirecek 1.5 milyar dolarlık Avrupa Savunma Sanayii Programı (EDIP) başlatıldı.
- Ortak projelere KDV muafiyeti imkanı sağlandı (SEAP).
2025 yılında ise, Avrupa Komisyonu'nun yayınladığı politika metninde ortak tedarik ve üretim süreçlerini esnetmenin gerekliliği vurgulanırken, devreye sokulan torba yasa ile birlik içi ihracat dahil silah üretimi ve ticaretine dair bürokratik bariyerler hafifletildi. Bu doğrultuda, SAFE programı kapsamında 150 milyar euroluk bir savunma sanayii teşvik paketi devreye sokulurken, 2028-2034 yılları için EDIP bütçesinin 131 milyar euroya çıkarılması planlanıyor.
Direksiyonun Brüksel'e Devri
AB içinde bir yıldan biraz fazla sürede yaşanan bu değişim rüzgarı, reaksiyonel bir tavır olarak değerlendiriliyor. Brüksel, Trump'ın gelişinin sonrası süreçlerini yönetirken, üye ülkeler de AB çatısı altında bir kolektifin parçası gibi görünerek hem Trump'ın dikkatini üzerlerine çekmemeye çalışıyor, hem de AB'nin sağladığı likidite ile kısa vadeli maddi kazanım sağlıyor.
Normal şartlarda DEFIS gibi bir mekanizmanın kendi adlarına savunma sanayii ekosistemine yön vermesine izin vermeyecek üye ülkeler, şimdilik direksiyonu Brüksel'e devrediyor. Hindistan ile yapılan Serbest Ticaret Anlaşması da bu bağlamda okunabilir. Kısa vadede ekonomik getirisi bir yana, Avrupalılara yeni kapıların açıldığını göstermeye çalışan bu anlaşma, uzun vadede Hindistan lehine ticari asimetri yaratma ihtimali olan bir ortaklık.
Yaklaşık 20 yıldır süren Hint-Avrupa müzakerelerinin, Hindistan'ın AB regülasyonlarına hazırlıksızlığına rağmen bugün sonuçlanıyor oluşu, üye devletlerin pro-Avrupa retoriğini besleyen bir imdat çekici konumunda. 2025 boyunca yapılan savunma reformlarıyla birlikte düşünüldüğünde, AB ülkeleri Brüksel'in arkasına sığınarak günü kurtaracak politik hamlelere göz yummaktadır.
Mevcut şartların yarattığı sıkışma, Avrupalılar etrafına örülü cam fanusu çatlatırken, üye ülkelerin 1945 sonrası çaresizlikleri aynı şekilde devam ediyor. Dolayısıyla bugün, kendi etki alanlarındaki AB bürokrasisinin inisiyatifine muhtaç durumda edilgen konumlarını sürdürmektedirler.