Christopher Nolan'ın Homeros'un destanından uyarladığı The Odyssey, yalnızca canavarlarla mücadele eden bir kralın eve dönüşünü değil; arzunun ölçüsüzleşmesini, iktidarın insanı nasıl dönüştürdüğünü ve bütün yollar tükendiğinde gelen teslimiyeti anlatıyor.
Nolan'ın Vizyonu ve Kadro
Christopher Nolan'ın yazıp yönettiği filmde Matt Damon, Truva Savaşı'nın ardından İthaka'ya, eşi Penelope ile oğlu Telemachus'a dönmeye çalışan Kral Odysseus'u canlandırıyor. Anne Hathaway Penelope, Tom Holland Telemachus rolünde. Geniş kadroda Robert Pattinson, Zendaya, Charlize Theron, Lupita Nyong'o ve Travis Scott gibi isimler de yer alıyor. Geçen hafta UİP'in davetiyle Türkiye Galası'na katıldığım filmden aklımda, tahminimden çok şey kaldı.
Modern-Antik Kucaklaşması
Nolan, Homeros'un anlatısını sinemaya taşırken antik dünyanın görüntüsünü olduğu gibi kopyalamıyor; o dünyanın bugünkü karşılığını arıyor. Bu nedenle diyaloglar beklediğimiz kadar şiirsel değil, oldukça sade. Travis Scott'ın ozan rolünde yer alması da aynı yaklaşımın sonucu: Sözlü şiiri bugünün ritmi ve rap kültürü üzerinden yeniden düşünüyor. Bence Nolan metnin biçimine değil, seyircide bırakacağı etkiye sadık kalmayı tercih ediyor. Bu arada belirtmeden geçmeyeyim, filmi muhakkak IMAX'de izleyin.
İnsanın İçindeki Dehşetengizliği Büyütüyor
Nolan'ın 70 mm tercihi bir fantezi değil. Film daha ilk anlarından itibaren seyirciyi Odysseus'un yanında yürütüyor. Deniz yalnızca manzara değil; insanı küçülten, iradesini sınayan gerçek bir güç oluyor. Bu heybeti ve dehşetengizliği ancak bu sistemle izleyiciye aktarmak mümkündü. Nolan da tam olarak bunu yaptı. Aslında Homeros'un metnindeki Odysseus'u derinlemesine okuyarak içindeki karanlık, kırılganlık, kontrol ihtiyacı gibi yerlere ve duygulara odaklanıyor. Çekim açıları da size bunu yakından hissettiriyor. Tabi müzikler de anın duygusunu hissetmenizde büyük etken.
Kitabı Okuyanlar İçin Önemli Soru: Hangi Odysseus?
Matt Damon yani Odysseus'umuzun yüzündeki baskıdan, askerlerinden sorumlu bir liderin her karar öncesinde yaptığı hesap ve bütün soğukkanlılığına rağmen içinde taşıdığı kaybetme korkusu hissediliyor. Homeros'un hileyi ve kıvrak zekâyı seven Odysseus'u Nolan'ın elinde daha ağır, daha kırılgan ve psikolojik bir karaktere dönüşmüş. Fakat bu değişim benim için karakteri zayıflatmıyor. Tam tersine, karşımızda kaslarını gösteren bir kahramandan çok güvenebileceğimiz bir kral duruyor: Akıl danışan, hata yapan, merhamet gösteren fakat verdiği kararların bedelinden de kaçamayan bir lider. Ve bu modern okumanın tercümesi bana göre; modern insana kendini aynalamak.
Spoilerlı Alan: Sürpriz Bozulabilir
Buradan sonra anlatacaklar filme dair sürpriz bozan yani spoiler içerecek. Her ne kadar 3 bin yıllık hikayenin sürprizi olmaz diye düşünseniz de sahneleri derinlemesine incelemek fikrinizde çeşitli değişiklikler yapabilir. Üzülmemek adına dikkatle devam etmenizi öneririm.
Odysseus'un Asıl Travması
Bence Odysseus'un en büyük travması savaşı kazanması değil, kazandıktan sonra insanların neye dönüştüğünü görmesi. Truva'nın kapıları açılıyor, düşman yeniliyor; fakat şiddet sona ermiyor. Artık karşılarında savaşacak bir ordu bulunmamasına rağmen askerler yağmalamaya, öldürmeye ve sınırları çiğnemeye devam ediyor. Odysseus'un içindeki asıl kırılma burada başlıyor. Düşman ortadan kalktığında kötülüğün de ortadan kalkmadığını; kendi ordusunda, kendi zaferinde, hatta kendi içinde yaşamaya devam ettiğini görüyor.
Hades'te Askerlerle Yüzleşme
Sonraki yolculuğu bu nedenle yalnızca eve dönüş değil, kendisiyle hesaplaşma hâline geliyor. Hades'te ölen askerlerle karşılaşması, verdiği kararların sonuçlarından kaçamayacağını hatırlatıyor. Bu kısım beni o kadar etkiledi ki. İnsan düşünür ya bazen keşke ölülerle konuşabilsem, onlardan kırgınlıklarını, beklentilerini belki de görmediğimiz şeylere karşılık bir öneri alabilsek diye. O karanlıkta, o binlerce askerin, peşinden gittiği ve uğrunda canını verdiği kralla yüzleşmesi, kralın da yiten canlar karşısında mahçup duruşu konuşmalar... Belki beni duygusal olarak etkiledi bilemiyorum.
Kral Yok Diye Medeniyet Çökmez
Penelope'un iki ayrı yerde “Medeniyet çöküyor” demesi de aynı düşünceyi İthaka'dan tamamlıyor: Odysseus, nasıl medeniyetin yıkıldığını savaşta gördüyse; Penelope ise savaş olmadan nasıl çürüdüğünü görüyor. Talipler Penelope'u sevmiyor, onun üzerinden iktidarı istiyor; askerler zaferle yetinmeyip yağmayı seçiyor. Medeniyet bir anda değil, insanlar her defasında biraz daha sınır aştığında çöküyor.
Arzunun Ölçüsü ve Teslimiyet
Filmi bir Türk ve Müslüman seyirci olarak izlediğimde bütün karakterlerin aynı imtihandan geçtiğini düşündüm: İstedikleri şeyi kontrol edebiliyorlar mı? Talipler iktidarı, Calypso Odysseus'a sahip olmayı, Poseidon intikamını, sirenler ise insan iradesini?
Sirenlerin korkutucu tarafı insana zorla bir şey yaptırmaları değil; iradesini elinden alırken bunun kendi arzusu olduğunu düşündürmeleri. Odysseus da yol boyunca zekâsı ve gücüyle her şeyi kontrol edebileceğine inanıyor; fakat sonunda insan olduğunu, tedbir alabileceğini ama hükmü belirleyemeyeceğini öğreniyor. Elbette filmin insani zaaflarla hareket eden pagan tanrılarıyla İslam'ın mutlak adalet ve merhamet sahibi Allah inancı aynı değil. Fakat Odysseus'un “tanrılık taslamayı” bırakıp kendi sınırını kabul etti.
Özellikle sona doğru, Calypso'nun Odysseus'a “Kendini tanrılara bırak, hiçbir şey yapma” tavsiyesi, bir şeyleri kontrol etme çabamızı ve Allah'a güvenmenin doğuracağı olumlu sonuçları düşündürdü. Odysseus, eve döndüğünde savaşa giden adam değildir artık. Gücünü kaybetmiş değil, gücünün sınırını öğrenmiştir. Belki de gerçek eve dönüş tam olarak budur: İnsan yalnızca ailesine değil, haddini ve Rabbine olan ihtiyacını bilen hâline dönebilir mi?



