Savaşın Yeni Yüzü: Ekranlarda ve Bilinçlerde Yürütülen Mücadele
7 Ekim 2023'te İsrail'in Gazze'de başlattığı askerî harekâtla birlikte dünya, yalnızca yeni bir çatışmanın değil, savaşı algılama biçimimizin kökten değiştiği bir döneme girdi. Soykırıma maruz kalan yalnızca Gazze halkı olmadı; küresel ölçekte milyarlarca insan, İsrail'in vahşetini akıllı telefonlarından, tabletlerinden ve televizyon ekranlarından anbean izleyerek bu yıkımın tanığı haline geldi. Bu tanıklık, insanlığı kaçınılmaz olarak bir sorumluluk, vicdan ve taraf tutma durumuna soktu.
Gazze'den İran'a Uzanan Algı Savaşı
Tam da bu nedenle İsrail ve ABD, insanlığın hakikatin ve adaletin yanında saf tutmasını engellemek için soykırımı yalnızca Gazze'de sınırlı bir yıkım olarak bırakmadı. Onu tüm dünyaya yayılan, bütün insanlığın bilincini, algısını ve zihnini kuşatan yeni bir bilinç ve algı savaşına dönüştürdü. Şimdi benzer bir tabloyu, 28 Şubat 2026'dan itibaren ABD ve İsrail'in İran'a yönelik başlattığı askerî operasyonda da görüyoruz.
İran'a açılan bu savaşın somut bir gerekçesi bulunmadığı gibi, neyin amaçlandığı ve kapsamının ne olduğu da belirsizdir. Bir devletin, başka bir devleti tehdit olarak göstererek hukuksuz, sebepsiz, ölçüsüz ve amaçları dahi netleşmemiş keyfî bir askerî saldırı başlatması kabul edilemez. İlk hedefler arasında okullar ve masum çocukların yer alması ise insanlık dışıdır. Ancak saldırıyı gerçekleştiren taraf ABD ve İsrail olduğunda, tüm bu hukuksuzluklar olağan ve meşruymuş gibi sunulabiliyor.
Soykırım Faillerinden Mağdur Çıkaran Anlatılar
Bu yeni savaş düzeninin en görünür iki figürü Benjamin Netanyahu ile Donald Trump'tır. Netanyahu, 7 Ekim sonrasında Gazze'de yürütülen soykırımı yalnızca askerî araçlarla sürdürmedi; onu aynı zamanda dil ve söylem yoluyla, haberlerle, dijital platformlarla, sinemayla, algoritmalarla ve küresel kültürel etki ajanları aracılığıyla meşrulaştırmaya çalıştı. Netanyahu'nun uluslararası basına yansıyan açıklamalarına bakıldığında, soykırımı yapanın İsrail değil Hamas olduğu, Gazze'deki yıkımın sorumlusunun yine Hamas olduğu yönünde tersyüz edilmiş bir anlatıyla karşılaşılıyor.
Şimdi aynı mantığın Trump tarafından İran savaşında devralındığını görüyoruz. Ancak bu kez dil daha dijital, daha performatif ve daha gösteri merkezli hale geldi. Trump'ın İran savaşı boyunca kullandığı dil; hedefi ve gerekçesi sürekli değişen, tehdit ile pazarlık arasında gidip gelen, ciddiyet ile şov arasında savrulan bir dil oldu.
Ambalajlanarak Dijital Tüketime Sunulan Savaş
Trump'ın burada asıl belirleyici yönü, yalnızca ne söylediği değil, savaşı nasıl sunduğuydu. Beyaz Saray ve Pentagon'un İran savaşı için ürettiği içeriklere bakıldığında, artık klasik devlet propagandasının sınırlarının aşıldığı açıkça görülüyor. Beyaz Saray'ın sosyal medya hesaplarından paylaşılan içeriklerde İran savaşı, adeta bir oyun, bir eğlence, bir dijital gösteri gibi sunuldu.
Katledilen 160 İranlı kız çocuğu, sanki ABD halkının kazandığı bir zaferin parçasıymış gibi servis edildi. Hollywood yıldızları da bu katliam sürerken Trump'ın Amerika'sını yücelten figürler haline getirildi. Call of Duty görüntüleri, SpongeBob, Iron Man, Superman, aksiyon filmi estetiği, yüksek tempolu müzik, kısa klipler ve zafer duygusu... Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Artık savaş anlatılmıyor; savaş paketleniyor. Açıklanmıyor; satılıyor.
Ortak Vicdanı Korumak Zorundayız
Bugün karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca Gazze'deki soykırım ya da İran savaşı değildir. Asıl mesele, yalanın hakikatin yerine geçirilmesi, savaşın gösteriye dönüştürülmesi ve insan vicdanının algoritmalar arasında, yapay zekâ ile üretilmiş sahte videolarla kuşatılmasıdır. Ancak tüm bu dijital manipülasyona rağmen İsrail'in Gazze'de işlediği soykırım insanlığın belleğinden ve vicdanından silinemedi, silinemeyecek de.
İsrail, insanlığın kalbinde kendisine ayrılan son merhamet kırıntısını da tüketti. Şimdi ise sıra, Amerika'nın kurduğu yalan imparatorluğunun çözülmesindedir. Çünkü artık insanlar dijitalde gördüklerine değil; kendisine, kalbine ve vicdanına inanıyor. Eğer bu yeni düzene karşı hakikati, adaleti ve insan onurunu yeniden savunamazsak, gelecekte yalnızca şehirler değil; insanlığın ortak vicdanı da harabeye dönecektir.
Emin olalım: İsrail, insanlığın vicdanında nasıl çoktan mahkûm edildiyse, Amerika'nın yalan imparatorluğu da aynı feraset ve basiretle çökecektir!



