15 Temmuz'un Ardından Stratejik Dönüşüm
Bugün gelinen noktada Türkiye, kendisine uzun yıllar boyunca atfedilen “köprü ülke” tanımını büyük ölçüde geride bırakmıştır. Köprü metaforu, Türkiye’yi iki güç merkezi arasında pasif bir geçiş alanı olarak tanımlarken; “merkez ülke” anlayışı Ankara’nın kendi gündemini belirleyebilen, krizleri yönetebilen, farklı güç merkezleri arasında denge kurabilen ve bölgesel düzenin inşasına katkı sağlayabilen bağımsız bir aktör olduğunu ifade etmektedir.
Türk dış politikası, Cumhuriyet tarihi boyunca değişen uluslararası sistem, bölgesel güvenlik dinamikleri ve küresel güç dengeleri doğrultusunda farklı yönelimler sergilemiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen iki kutuplu uluslararası sistem ve ardından Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan tek kutuplu düzen içerisinde Türkiye, ağırlıklı olarak Batı eksenli bir dış politika takip etmiş, NATO üyeliği ve Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası olarak hareket etmiştir. Bu dönemde Batılı akademisyenler ve karar alıcılar Türkiye’yi çoğunlukla Doğu ile Batı arasında bir “köprü” olarak tanımlamış, ülkeye jeopolitik önem atfederken aynı zamanda edilgen ve geçiş sağlayıcı bir rol yüklemişlerdir.
15 Temmuz: Kırılma Noktası
Ancak 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ tarafından gerçekleştirilen darbe girişimi yalnızca Türkiye’nin iç siyasetinde değil, dış politika anlayışında da tarihsel bir kırılma noktası oluşturmuştur. Darbe girişiminin halkın direnişiyle başarısızlığa uğraması ve devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması süreci, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumunu yeniden tanımlayan kapsamlı bir stratejik dönüşümü beraberinde getirmiştir. Bu süreçte Ankara, kendisine biçilen “köprü ülke” rolünü aşarak çok boyutlu, proaktif ve kendi önceliklerini merkeze alan bir dış politika anlayışını hayata geçirmiştir.
Afrika Açılımı ile Atılan Adım
Aslında bu dönüşümün işaretleri 2016’dan önce görülmeye başlanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2005 yılında ilan ettiği Afrika Açılımı, Türkiye’nin geleneksel dış politika eksenini genişletmeye yönelik en önemli adımlardan biri olmuştur. Uzun yıllar boyunca büyük ölçüde ihmal edilen Afrika kıtası, diplomatik temsilciliklerin artırılması, kalkınma yardımları, insani diplomasi, ticaret ve savunma iş birlikleri aracılığıyla Türk dış politikasının öncelikli bölgelerinden biri hâline gelmiştir. Bununla birlikte bu açılımın gerçek anlamda stratejik bir vizyona dönüşmesi ve küresel ölçekte yeni bir dış politika paradigmasının parçası hâline gelmesi, 15 Temmuz sonrasında mümkün olmuştur.
Güvenlik Tehditlerini Sınır Ötesinde Karşılama
15 Temmuz’un ardından Türkiye’nin güvenlik algısı köklü biçimde değişmiştir. Darbe girişiminin arkasındaki yapılanmanın uluslararası bağlantıları ve bazı müttefik ülkelerin darbe gecesi ile sonrasında sergiledikleri tutum, Ankara’da mevcut ittifak ilişkilerinin sorgulanmasına yol açmıştır. Aynı dönemde Suriye ve Irak kaynaklı terör tehditlerinin giderek derinleşmesi, DEAŞ ve PKK/YPG’nin sınır hattında oluşturduğu güvenlik riskleri, Türkiye’nin yalnızca diplomatik girişimlerle değil doğrudan askerî kapasitesiyle de sahada bulunmasını zorunlu kılmıştır. Böylece Türk dış politikası, güvenlik tehditlerini sınırlarının dışında karşılamayı esas alan yeni bir stratejik yaklaşımı benimsemiştir.
Düzen Kuran Devlet
Bu çerçevede gerçekleştirilen Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı harekâtları yalnızca terörle mücadele operasyonları olarak değerlendirilmemelidir. Söz konusu harekâtlar aynı zamanda Türkiye’nin kendi güvenlik mimarisini oluşturma iradesini ortaya koymuş, sınır ötesinde oluşturulan güvenli bölgeler sayesinde Suriye’nin geleceğini şekillendiren süreçlerde Ankara’nın vazgeçilmez aktörlerden biri olmasını sağlamıştır. Türkiye’nin sahada oluşturduğu askerî ve siyasi denge, yıllar içerisinde yeni diplomatik süreçlerin de temelini hazırlamıştır. Nitekim 8 Aralık 2024 tarihinde Suriye’de yaşanan siyasi dönüşüme giden süreçte Türkiye’nin uzun yıllar boyunca güvenli bölgelerde oluşturduğu istikrar ortamı önemli bir zemin oluşturmuştur. Böylece Ankara yalnızca krizlere tepki veren bir aktör değil, bölgesel düzenin şekillenmesine katkı sunan kurucu güçlerden biri olarak öne çıkmıştır.
Küresel Güç Merkezleriyle Çeşitlenen İlişki
15 Temmuz sonrasında dikkat çeken bir diğer gelişme ise Türkiye’nin küresel güç merkezleriyle ilişkilerini çeşitlendirmesidir. Batı ile ilişkilerini tamamen terk etmeksizin Çin, Rusya, Körfez ülkeleri, Afrika devletleri ve Asya’nın yükselen ekonomileriyle geliştirilen çok yönlü diplomatik ilişkiler, Türkiye’nin dış politika seçeneklerini önemli ölçüde artırmıştır. Özellikle Rusya ile enerji, savunma ve bölgesel kriz yönetimi alanlarında kurulan diyalog mekanizmaları ile Çin’le ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, Ankara’nın uluslararası sistemde daha bağımsız hareket edebilmesine katkı sağlamıştır. Bu yaklaşım, klasik eksen kayması tartışmalarının ötesinde, çok kutuplu uluslararası sistemde stratejik özerklik arayışının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Somali Modeli’nin Gösterdiği
Afrika politikası ise bu dönemde yeni dış politika vizyonunun en başarılı örneklerinden biri hâline gelmiştir. Türkiye, kıtaya yalnızca ekonomik fırsatlar perspektifinden yaklaşmamış; kalkınma yardımları, sağlık hizmetleri, eğitim faaliyetleri, altyapı yatırımları ve savunma iş birliklerini kapsayan bütüncül bir model geliştirmiştir. Özellikle Somali’de uygulanan model, Türkiye’nin güvenlik, diplomasi ve kalkınmayı eş zamanlı yürütebilen özgün yaklaşımını ortaya koymuştur. Somali’de askerî eğitim, liman ve havaalanı yatırımları, insani yardım faaliyetleri ve devlet kapasitesinin güçlendirilmesine yönelik destekler, Ankara’nın Afrika’daki görünürlüğünü önemli ölçüde artırmıştır. Bu model zamanla kıtanın farklı ülkelerinde de ilgi görmüş ve Türkiye’nin küresel diplomatik etkinliğinin önemli araçlarından biri hâline gelmiştir.
Şuşa Beyannamesi’nin Önemi
Türkiye’nin yakın çevresinde yaşanan gelişmeler de dış politika dönüşümünü hızlandırmıştır. Azerbaycan’ın Karabağ’da elde ettiği askerî başarı, Türk savunma sanayiinin ulaştığı seviyeyi ortaya koyarken Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini de stratejik ittifak düzeyine taşımıştır. 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi ile iki ülke arasındaki ilişkiler kurumsal bir güvenlik ortaklığına dönüşmüş, bu gelişme Türk Devletleri Teşkilatı’nın yalnızca kültürel dayanışma platformu olmanın ötesine geçerek siyasi, ekonomik ve stratejik iş birliğini derinleştiren yeni bir yapıya evrilmesinin de önünü açmıştır. Böylece Türkiye, Türk dünyasını kapsayan geniş jeopolitik havzada merkezi aktör konumunu güçlendirmiştir.
Rolü Teyit Eden Atılımlar
2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı ise Türkiye’nin merkez ülke vizyonunu uluslararası toplum açısından daha görünür hâle getirmiştir. Ankara’nın hem Kiev hem Moskova ile aynı anda diyalog kurabilen az sayıdaki aktörden biri olması, Türkiye’yi küresel diplomasinin vazgeçilmez arabulucularından biri hâline getirmiştir. Özellikle Karadeniz Tahıl Girişimi, yalnızca milyonlarca insanın gıda güvenliğine katkı sunan teknik bir anlaşma değil, aynı zamanda Türkiye’nin kriz yönetimindeki diplomatik kapasitesini gösteren önemli bir örnek olmuştur. Bu süreç Batılı ülkelerin de Türkiye’nin bölgesel ve küresel önemini yeniden değerlendirmesine yol açmış; uzun süredir sorunlu seyreden ilişkilerin yeniden tanımlanmasına yönelik diplomatik zemini güçlendirmiştir.
Bununla birlikte Türkiye, 2022 sonrasında bölgesel normalleşme sürecini de hızlandırmıştır. Başta Mısır olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Irak ile ilişkilerin yeniden yapılandırılması, dış politikanın güvenlik merkezli yaklaşımının ekonomik diplomasiyle desteklenmesini sağlamıştır. Karşılıklı yatırımların artırılması, enerji iş birlikleri, savunma sanayii anlaşmaları ve ulaştırma projeleri, Türkiye’nin bölgesel etkisini pekiştirmiştir. Özellikle Körfez ülkeleriyle geliştirilen ekonomik ortaklıklar, yalnızca finansal kaynak sağlamanın ötesinde, çok kutuplu uluslararası sistemde Türkiye’nin diplomatik manevra alanını genişleten stratejik açılımlar olarak değerlendirilmelidir.
Savunma Sanayii İtici Güç Oldu
Bu dönüşümün en önemli bileşenlerinden biri ise savunma sanayiinde elde edilen başarıdır. Son yıllarda insansız hava araçları, elektronik harp sistemleri, hava platformları, deniz sistemleri, füze teknolojileri ve otonom sistemler alanında gerçekleştirilen atılımlar, Türkiye’nin dış politika kapasitesini doğrudan güçlendirmiştir. Savunma sanayiinde dışa bağımlılığın azaltılması, Türkiye’nin askerî operasyonlarda hareket serbestisini artırırken aynı zamanda dost ve müttefik ülkelerle geliştirilen savunma iş birliklerini de yeni bir diplomatik araç hâline getirmiştir. Türk savunma ürünlerinin farklı kıtalarda tercih edilmesi, Ankara’nın yalnızca ekonomik değil siyasi etkisini de artırmıştır. Savunma teknolojilerindeki ilerleme, Türkiye’nin uluslararası krizlerde daha bağımsız karar alabilmesini sağlayan stratejik özerkliğin temel unsurlarından biri olmuştur. Böylece dış politika yalnızca diplomatik müzakereler üzerinden değil, teknoloji üretimi, savunma kapasitesi ve ekonomik dayanıklılık üzerinden de şekillenen bütüncül bir devlet stratejisine dönüşmüştür.
Kendi Stratejik Önceliklerini Masaya Koydu
Bugün gelinen noktada Türkiye, kendisine uzun yıllar boyunca atfedilen “köprü ülke” tanımını büyük ölçüde geride bırakmıştır. Köprü metaforu, Türkiye’yi iki güç merkezi arasında pasif bir geçiş alanı olarak tanımlarken; “merkez ülke” anlayışı Ankara’nın kendi gündemini belirleyebilen, krizleri yönetebilen, farklı güç merkezleri arasında denge kurabilen ve bölgesel düzenin inşasına katkı sağlayabilen bağımsız bir aktör olduğunu ifade etmektedir. Bu yeni yaklaşım, Türkiye’nin yalnızca coğrafi konumundan değil; diplomatik kapasitesinden, askerî gücünden, ekonomik ilişkilerinden, insani diplomasi tecrübesinden ve teknolojik yetkinliğinden beslenmektedir.
Sonuç olarak 15 Temmuz FETÖcü darbe girişimi, Türk demokrasisinin direncini ortaya koymasının yanı sıra Türkiye’nin dış politika vizyonunda da köklü bir dönüşümün başlangıcını temsil etmektedir. Darbe girişimi sonrasında şekillenen güvenlik anlayışı, çok boyutlu diplomasi, savunma sanayiindeki gelişmeler, Afrika’dan Türk dünyasına uzanan yeni açılımlar, bölgesel normalleşme süreçleri ve küresel krizlerde üstlenilen arabuluculuk rolleri birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumunun yeniden tanımlandığı görülmektedir. Bugün Ankara, yalnızca Doğu ile Batı arasında bir geçiş noktası değil, farklı güç merkezlerini aynı anda etkileyebilen, kendi stratejik önceliklerini üretebilen ve bölgesel gelişmeleri yönlendirebilen bir “merkez ülke” olarak uluslararası siyasette giderek daha belirgin bir yer edinmektedir. Önümüzdeki dönemde bu konumun sürdürülebilirliği ise ekonomik dayanıklılığın güçlendirilmesi, teknolojik dönüşümün devam ettirilmesi ve çok boyutlu dış politika vizyonunun kurumsal kapasiteyle desteklenmesine bağlı olacaktır.



