Fidan'ın Nükleer Soru Karşısındaki Sessizliği: Stratejik Belirsizliğin Diplomatik Gücü
Fidan'ın Nükleer Sessizliği Stratejik Bir Hamle

Fidan'ın Nükleer Soru Karşısındaki Sessizliği: Stratejik Belirsizliğin Diplomatik Gücü

Televizyon ekranlarının parlak ışıkları altında bazen öyle anlar yaşanır ki, binlerce kelimenin anlatamadığı gerçeği tek bir sessizlik anı tüm çıplaklığıyla ortaya serer. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın bir mülakat sırasında Türkiye'nin nükleer silahlara sahip olması gerekip gerekmediği yönündeki soru karşısında sergilediği o derin ve hesaplı sessizlik, tam da böyle kritik bir kırılma noktasını temsil ediyor. Bu durum, sıradan bir cevapsız bırakma eyleminin çok ötesinde, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına girerken devlet aklının hangi stratejik koordinatlarda hareket ettiğini fısıldayan üst düzey bir diplomatik manevradır.

Stratejik Belirsizlik Doktrini

Diplomasi tarihinde söz gümüşse, doğru zamanda ve doğru zeminde kullanılan sessizlik kesinlikle altındır. Uluslararası ilişkiler literatüründe stratejik belirsizlik olarak tanımlanan bu tutum, muhatap ülkelerin zihninde büyük soru işaretleri oluşturmayı ve potansiyel rakipleri net bir öngörüden mahrum bırakmayı hedefler. Bir devletin kapasitesini ne tamamen açığa vurması ne de bütünüyle reddetmesi üzerine kurulu bu dengeli yaklaşım, caydırıcılığı salt askeri bir araç olmaktan çıkararak psikolojik bir üstünlük alanına taşır. Bakan Fidan'ın o an gösterdiği tavır, Ankara'nın artık küresel güvenlik mimarisindeki konumunu yeniden tanımladığının ve bu tanımı yaparken mevcut statükonun rahat ama kısıtlayıcı sınırlarına hapsolmayacağının açık bir ilanı niteliğindedir.

İsrail'in Nükleer Muğlaklık Örneği

Bu stratejik tutumun dünya üzerindeki en çarpıcı ve sofistike örneği şüphesiz İsrail'in amimut yani nükleer muğlaklık doktrinidir. Tel Aviv yönetimi, nükleer kapasitesine dair hiçbir zaman resmi bir teyit yayımlamaz ancak bu güce sahip olmadığına dair inandırıcı bir inkâr sürecine de girmez. Tahmin edilebileceği gibi bu bilinçli sis perdesi, İsrail'e uluslararası hukukun yaptırımlarına doğrudan maruz kalmadan nükleer bir koruma kalkanı sağlıyor. Bölge ülkeleri için bu durum, her zaman hesaba katılması gereken ancak varlığı kesin olarak ispatlanamayan bir dehşet dengesi anlamına geliyor. Türkiye gibi etrafı tarihsel krizlerle çevrili bir aktör için bu tarz bir eşik devleti imajı çizmek, günümüzün bozulan küresel düzeninde hayati bir önem taşıyor.

Diplomatik Manevra Alanı Genişliyor

Göz ardı edilemeyecek temel gerçek şudur; nükleer bir güce sahip olduğunuzu açıkça ilan etmek sizi doğrudan hedef tahtasına oturtabilir ancak sessiz kalarak bu ihtimali masada tutmak, rakiplerinizin hareket alanını daraltan muazzam bir diplomatik manevra alanı yaratır. Örneğin İsrail bu yöntemi kullanarak hem nükleer silahların yayılmasını önleme rejiminin kıskacından kurtuldu hem de bölgesel güvenliğini en üst seviyede güçlendirdi. Bugün Türkiye için de benzer bir eşik, basit bir tercihten öte stratejik bir zorunluluk olarak ufukta beliriyor. Zira nükleer caydırıcılık, klasik askeri güç tanımlarının çok ötesinde bir fenomendir.

Uluslararası sistemin anarşik yapısı içinde devletler, hayatta kalabilmek adına en kötü senaryoya göre hazırlık yapmakla yükümlüdür. Meşhur nükleer caydırıcılık teorisi, bir saldırının maliyetini, o saldırıdan elde edilecek kazancın çok üzerine çıkararak savaşı daha başlamadan bitirmeyi amaçlar. Burada asıl mesele silahın kullanılması değil, silahın varlığının yarattığı kullanılma ihtimali üzerinden sağlanan istikrardır. Bir devlet nükleer eşiği geçtiğinde veya bu eşiğe ulaştığına dair güçlü bir imaj çizdiğinde, artık konvansiyonel tehditlerin doğrudan hedefi olmaktan çıkar.

Türkiye'nin Jeopolitik Konumu ve Nükleer Ufuk

Türkiye'nin içinde bulunduğu jeopolitik coğrafya, nükleer güçlerin tam kesişim noktasında yer alıyor. Böylesi bir ateş çemberinde, bir ülkenin kendi güvenliğini başkasının nükleer şemsiyesine veya ittifakların güvenilirliği her geçen gün tartışılan vaatlerine emanet etmesi, dış politikada ciddi bir zafiyet alanı yaratır. Nükleer caydırıcılık, Türkiye'nin son yirmi yılda savunma sanayii alanında attığı dev adımların bütünleyici ve nihai parçası olabilir. İHA-SİHA'lardan balistik füzelere, yerli hava savunma sistemlerinden uzay çalışmalarına kadar uzanan bu geniş yelpaze, ülkenin teknolojik ve askeri kapasitesini tam bağımsızlık statüsüne taşıyacak olan son halkayı oluşturuyor.

Bakan Fidan'ın o mülakattaki sessizliği, Ankara'nın artık oyunun kurallarının başkaları tarafından yazıldığı bir düzenin figüranı olmayı reddettiğinin açık göstergesidir. Stratejik belirsizlik, bu inşa sürecinin en kritik harcıdır. Dolayısıyla bu sessizlikten çıkarılacak temel ders şudur: Türkiye, kendi bekasını güvence altına almak için gereken her türlü eşiği aşma potansiyeline sahiptir ve bu potansiyeli bir baskı unsuru olarak kullanırken kimseden onay alma ihtiyacı duymamaktadır. Geleceğin belirsiz ve kaotik dünyasında ancak kendi nükleer ufkunu çizebilen devletler gerçek anlamda egemen kalabilecektir. Ankara bu gerçeğin tam olarak farkındadır ve sessizliği, tarihin en gürültülü cevaplarından çok daha derin ve kalıcı anlamlar barındırmaktadır.