Prof. Dr. Ainur Nogayeva / Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi
Bugünlerde iki önemli görüşme konuşuluyor. Bunlar, kapsamı ve katılımcılar bakımından farklı olsa da aynı düzlemde yer alıyor: ABD Başkanı Donald Trump'ın Çin ziyareti, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Kazakistan ziyareti ve ardından Türkistan'da düzenlenecek Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) zirvesi.
Küresel Sistemdeki Kriz
Küresel sistem tarihsel bir kırılma döneminden geçiyor. Soğuk Savaş sonrası kurulan ve ABD'nin merkezinde yer aldığı düzen artık eski gücünü koruyamıyor. Washington ile Pekin arasındaki rekabet derinleşirken, Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu'daki krizler ve enerji güvenliği tartışmaları dünya siyasetini yeniden şekillendiriyor. Trump-Xi görüşmesi, kırmızı çizgilerin belirlenmesi veya kontrollü rekabet tanımlama girişimi olarak yorumlanabilir.
İşte bu süreçte dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri, orta ölçekli güçlerin artık yalnızca büyük aktörlerin etkisine maruz kalan pasif ülkeler olmaktan çıkmasıdır. Özellikle TDT çatısı altında şekillenen yeni jeopolitik yaklaşım, Avrasya'da alternatif bir denge üretmeye çalışıyor.
Bugün Türk Devletleri Teşkilatı'nın ortaya koyduğu vizyon belli. Asıl hedef; enerji, ulaştırma, lojistik, dijital altyapı ve diplomasi alanlarında bölgesel dayanıklılık oluşturmak. Çünkü Türkistan ülkeleri artık tek bir güce bağımlı olmanın ciddi riskler doğurduğunu görüyor. Ukrayna savaşı, yaptırımlar, tedarik zinciri krizleri ve küresel enerji gerilimleri bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu.
Orta Koridorun Önemi
Çin'den başlayıp Türkistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşan bu hat artık yalnızca bir ticaret yolu değil, yeni dünya düzeninin stratejik omurgalarından biri olarak görülüyor. Daha önce Rusya üzerinden geçen kuzey güzergâhı güvenlik ve yaptırım riskleri nedeniyle zayıflarken, Kızıldeniz ve Orta Doğu hattı da çatışmalar nedeniyle kırılgan hale geldi. Böylece Kazakistan, Azerbaycan ve Türkiye'nin geliştirdiği Orta Koridor, Avrasya'nın en kritik alternatiflerinden biri haline dönüştü.
Kazakistan Hazar'daki Aktau ve Kurık limanlarını büyütüyor; Azerbaycan Bakü-Alat limanını bölgesel merkez haline getirmeye çalışıyor; Türkiye ise Kars üzerinden Avrupa bağlantısını güçlendiriyor. Bu süreçte Türk Devletleri Teşkilatı ülkeleri sadece yol ve liman inşa etmiyor; aynı zamanda ortak gümrük sistemleri, dijital geçiş mekanizmaları ve lojistik entegrasyon üzerinde de çalışıyor. Yani mesele artık sembolik iş birliği değil, gerçek bir bölgesel ekonomik mimari kurma çabasıdır.
Enerjide Çeşitlendirme
Enerji alanında da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Azerbaycan Avrupa'nın enerji güvenliği açısından kritik bir aktöre dönüşürken, Türkiye kendisini Hazar, Orta Doğu ve Avrupa arasında bir enerji merkezi olarak konumlandırıyor. Kazakistan ve Türkmenistan ise petrol ve doğalgaz ihracatında yalnızca tek bir güzergâha bağlı kalmak istemiyor. Bu nedenle yeni boru hatları, LNG projeleri ve elektrik bağlantıları üzerinde çalışmalar hız kazanıyor.
Yeni Rekabet Sahası
Ancak bu jeopolitik dönüşüm yalnızca bölge ülkelerinin iradesiyle şekillenmiyor. Çünkü Trump-Xi görüşmeleri çerçevesinden bakarsak, Türkistan'ın günümüzde aynı zamanda ABD ile Çin arasındaki büyük rekabetin önemli sahalarından biri haline geldiği de söylenebilir. Çin açısından bölge kritik öneme sahip: Öncelikle, Kuşak ve Yol Girişimi'nin kara bağlantılarının merkezi olması ve Pekin yönetiminin Orta Asya'yı, Sincan bölgesinin güvenliği açısından stratejik bir tampon alan olarak görmesi. Ve tabii enerji dönüşümü çağında büyük önem kazanan uranyum, nadir toprak elementleri ve kritik mineraller açısından bölgenin sahip olduğu zengin kaynaklar…
Bu nedenle Çin, demir yollarından enerji tesislerine, maden yatırımlarından dijital altyapıya kadar milyarlarca dolarlık projeler yürütüyor.
ABD ise son yıllarda bölgeye yönelik yaklaşımını değiştirdi. Afganistan merkezli güvenlik politikalarının yerini artık ekonomi, teknoloji, kritik mineraller ve alternatif ulaştırma koridorları aldı. Washington, Orta Asya'nın tamamen Çin'in ekonomik etkisi altına girmesini istemiyor. Bu nedenle ABD, bölge ülkelerine teknoloji, yatırım, enerji dönüşümü ve lojistik alanlarında alternatif ortaklıklar sunmaya çalışıyor. Kısacası, Çin nerede ise ABD orada.
Çin altyapı ve hızlı yatırım vaat ediyor; ABD ise teknoloji, finans ve küresel pazarlara erişim imkânı sunuyor. Fakat Türkistan devletleri bu iki güç arasında kesin bir tercih yapmak istemiyor. Tam tersine, çok yönlü / denge politikası izleyerek manevra alanlarını korumaya çalışıyorlar.
Üçüncü Yol Mümkün
İşte Türk Devletleri Teşkilatı'nın asıl önemi burada ortaya çıkıyor. Teşkilat, bölge ülkelerine yalnızca kültürel dayanışma değil, aynı zamanda jeopolitik esneklik sağlıyor. Türkiye NATO ile ilişkilerini sürdürürken Çin ve Rusya ile de temas kurabiliyor; Kazakistan aynı anda Rusya, Avrupa, Çin ve ABD ile iş birliği geliştirebiliyor; Azerbaycan enerji ve lojistik merkezi olarak stratejik ağırlığını artırıyor.
Sonuç olarak bugün Türk Devletleri Teşkilatı'nın öncülük ettiği süreç, yalnızca 'Türk dünyası söylemi' değildir. Bu yapı, parçalanan küresel düzen içerisinde Büyük Güç statüsüne ulaşmamış, ama sorumlu davranan devletlerin ayakta kalma ve kendi jeopolitik alanlarını oluşturma arayışıdır. Büyük güçler dünyayı yeniden paylaşmaya çalışırken, Türk dünyası kendi kaderini yalnızca dış aktörlerin kararlarına bırakmamaya çalışıyor.



