Küresel Borç Krizi Derinleşiyor: 2026'da 370 Trilyon Dolar Sınırı Aşılabilir
Küresel Borç Krizi Derinleşiyor: 370 Trilyon Dolar Sınırı

2020-2026 Dönemi: Krizler ve Borçlanma Dalgası

Dr. Deniz İstikbal - İstanbul Medipol Üniversitesi'nin analizlerine göre, 2020-2026 dönemi küresel ölçekte krizlerin, çatışmaların ve ekonomik şokların yoğun şekilde tecrübe edildiği bir süreç olarak kayıtlara geçti. Kovid-19 salgınıyla başlayan ve daha sonra enerji, tedarik zinciri ve jeopolitik alanlarda devam eden krizler dalgası, başta devletler olmak üzere tüm toplumları derinden etkiledi.

Salgına karşı ilk önlemleri alan devletler, düşen vergi gelirlerini yeni borçlanmalarla finanse etmek zorunda kaldı. Kamu harcamaları salgın nedeniyle önemli ölçüde artarken, piyasalara ciddi miktarda ek likidite sağlandı. Firmalar, düşen faiz oranları ve kamu destekleri sayesinde krizi büyük ölçekli zararlar almadan atlatmayı başardı. Ancak, devletlerin 2020'den itibaren hızla borçlanmaya başlaması, beraberinde daha büyük ekonomik krizlerin habercisi oldu.

Tarihin En Yüksek Borç Seviyesi

2013'teki Avrupa Borç Krizine kıyasla, dünya genelinde yaşanan aşırı borçlanma, enflasyonun yükselmesiyle farklı bir boyuta evrildi. Bu yeni boyut, yüksek faiz oranları nedeniyle eski borçlanmalardan kaynaklanan faiz yükünü daha da ağırlaştırdı. OECD verilerine göre, 2026'ın ilk aylarında 348 trilyon dolarla tarihinin en yüksek seviyesine çıkan toplam borçlanma miktarı, yılın tamamında 29 trilyon dolar daha artarak 370 trilyon dolar sınırını aşabilir.

Geniş Pickt afişi — Telegram için ortak alışveriş listesi uygulaması

Böylesi devasa bir borç yükü, toplanan vergilerin büyük kısmının borç faizlerine gitmesine ve devletleri daha büyük borçlanmaya itebilir. Örneğin, ABD'nin borçları nedeniyle Federal Hükümet tarafından ödenen faiz miktarı 1,1 trilyon dolara ulaştı. Bu rakamın büyüklüğünü anlamak için, ödenen miktarın Türkiye'nin 2026 yılı toplam kamu harcamalarının iki katına denk geldiğini vurgulamak gerekiyor.

Faiz Ödemelerinde Kısır Döngü

OECD'nin son yayınladığı rapora göre, faiz ödemeleri gelişmiş ülkelerin genelinde milli gelirin yüzde 3'ünü geçmiş durumda. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için ise mevcut durum çok daha kötü seviyelerde seyrediyor. Daha yüksek faiz oranlarından borçlanmak zorunda kalan gelişmemiş ülkeler, toplam gelirlerinin çok daha büyük bir kısmını faiz ödemelerine ayırıyor.

Toplam borç stoku artarken, ülkelerin faiz ödemeleri de sürekli yükselmeye devam ediyor. Bir kısır döngü halini alan bu durum, sürdürülebilir olmaktan oldukça uzak görünüyor. Çünkü çatışma ve krizlerin bu denli körüklendiği bir dönemde, devletler eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlardan uzaklaşarak savunma harcamalarına yöneliyor.

Ek olarak, artan harcamaları finanse etmek için vergi gelirleri istenilen düzeyde yükselmiyor ve devletler borçlanmaya devam etmek zorunda kalıyor. 2020-2026 döneminde toplam borçlanma stokunun 260 trilyon dolardan 348 trilyon dolara çıktığı ve sene sonunda 370 trilyon dolar sınırını aşacağı OECD tarafından açıkça vurgulanıyor.

ABD'nin Faiz Sarmalı ve Küresel Tehdit

Küresel ekonomi, ticaret, ödeme sistemleri ve rezerv para gibi alanlarda global hegemon olan ABD için durum daha karmaşık bir hal aldı. 39 trilyon dolar sınırını aşmış kamu borcuna yıllık 1 trilyon dolardan fazla faiz ödemesi yapan ABD Federal Hükümeti'nin toplam harcaması 7,1 trilyon dolar seviyesinde.

Gelirlere kıyasla 1,68 trilyon dolar bütçe açığı bulunan Federal Hükümet'in gelirlerinden daha fazla harcama yapması ve mevcut duruma devam etmesi, borçlanma ihtiyacını ve faiz harcamalarını sürekli artırıyor. Böylesi bir durum, küresel ekonomik sistemin kurucusu olan aktör için doların hegemonyasına yönelik en büyük tehditlerden biri olarak değerlendiriliyor.

Çin Yuan'ının rakip para birimi olarak değerlendirilmesine kıyasla, Federal Hükümet böylesi borçlanmaya ve faiz ödemelerine devam ederse global bir ekonomik kriz meydana gelebilir. 2013'teki Avrupa Borç Krizi'ne kıyasla ABD'nin faiz döngüsüne hapsolması, iktisadi düzenin en temelden sarsılmasına neden olabilir.

Pickt makale sonrası afişi — aile illüstrasyonlu ortak alışveriş listesi uygulaması

Faizin Gerçek Bedelini Kim Ödüyor?

Borçlanma maliyeti, risk veya güvence gibi terimlerle altyapısı oluşturulan faiz kavramı, çok uzun yıllardır toplumlarla birlikte var oluyor. Günümüzdeki konumu ise geçmiş dönemlere kıyasla altın çağının yaşandığı bir döneme işaret ediyor. Çünkü global sistemin temel bir parçası olan faizi, toplumlar kendi kazandıkları veya ürettikleri ürünler üzerinden ödüyor.

Devletlerin çoğunluğu da vergi gelirleri üzerinden faiz ödemelerini gerçekleştiriyor. Gelinen noktada faizi en başta tüm dünya milletleri olarak çalışan kesimler ödüyor. Finansal kaynaklara sahip olanların refah düzeyi daha düşük olanlara karşı parayı kullandırma maliyeti olarak beliren faiz, Dünya Bankası verilerine göre trilyonlarca dolarla dünyanın en büyük beş ekonomisi arasına girebilecek boyuta ulaştı.

Devletlerin ödediği faize kıyasla toplum ve firmaların ödediği faiz miktarı çok daha yüksek seviyelerde seyrediyor. Örneğin ABD Federal Hükümeti 1 trilyon dolarlık faiz ödemesi yaparken, eyaletler, bireyler ve firmalar çok daha büyük hacimli faiz ödemelerine devam ediyor. Yapılan tahminler, ABD'de toplam faiz ödemelerinin ciddi bir boyuta eriştiği konusunda yoğunlaşıyor.

Küresel Borç Krizinden Çıkış Yolları

Dünya genelinde gelişmiş ekonomileri vurması beklenen borç krizinden çıkışın oldukça zor olduğu ve uzun soluklu bir döneme ihtiyaç duyulduğunu söylemek gerekiyor. 2020'den itibaren sürekli şekilde devletlerin harcamaları, artan enflasyonla birlikte yükselme eğilimi gösterdi.

Devletler ulusal ekonomileri içerisinde daha fazla yüzdeyi kontrol altına alırken, bölgesel çatışma ve krizler yayılmaya devam etti. Ukrayna ve İran'daki savaşların meydana getirdiği enerji odaklı krizler, yeni bir enflasyonist dalganın habercisi olarak değerlendiriliyor.

Böylesi bir kriz uzun soluklu hale gelirse, 2022 sonrası tecrübe edilen senaryo yeniden gündeme gelebilir. Faiz ve enflasyonun artışı beraberinde toplumsal huzursuzlukları tetikleyebilir ve faize ödenen miktar daha hızlı artabilir. Sonuç olarak faizden arınmanın zorlu, borçluluk düzeyini azaltmanın ise uzun vadeli bir süreç olduğu ve dünya ekonomisinin de buna hazırlıklı olmadığı açıkça görülüyor.