Terörsüz Türkiye süreci artık en kritik eşiğe girmiş durumda. Ankara'nın önüne gelen tablo nettir: İmralı feshi konuşurken Kandil silahın zamanlamasını tartışmaktadır. Sürecin düğüm noktası artık siyasi değil, doğrudan silahın kim tarafından ve hangi şartlarda bırakılacağı meselesidir.
Kandil'in Açıklaması ve Çelişkiler
PKK'nın 5-7 Mayıs 2025 tarihli fesih kongresinin birinci yılında Kandil'den gelen açıklama, bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu ile KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Sozdar Avesta, silahlı örgüt üyeleriyle birlikte kameraların karşısına geçerek örgütün adını "Apocu Hareket Yönetimi" olarak değiştirdiklerini duyurdu. Ancak dikkat çeken nokta şuydu: Yeni isim açıklanırken eski KCK unvanları kullanılmaya devam edildi. Yani isim değişmişti ama yapı, kadro ve silah aynı yerde duruyordu.
Kandil'in Verdiği Asıl Mesaj
Aslında Kandil'in verdiği mesaj oldukça açıktı. Abdullah Öcalan örgütün doğal lideri olarak kabul ediliyor ancak silahın kontrolü ve sürecin takvimi Kandil'in elinde tutulmak isteniyordu. İmralı'nın manevi otoritesi tanınıyor ama operasyonel irade sürece ve Öcalan'a bırakılmıyordu. Ankara ise tam tersine net bir sıralama üzerinde ilerliyor. İstihbarat ve Adalet Bakanlığı kaynaklarından edindiğim bilgilere göre devlet aklı kararını vermiş durumda: Önce silahlar bırakılacak, ardından yasa devreye girecek. Sürecin merkezinde MİT'in tespit ve teyit mekanizması bulunacak.
Devlet aklı açısından artık esas mesele söz değil, sahadaki somut veridir. Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı yasa taslağının iki ana ayağı bulunuyor. Bunlardan ilki suça bulaşmamış örgüt mensuplarının dönüşü, ikincisi ise silah bırakma sürecinin teknik olarak nasıl yönetileceği. Kabine'nin 4 Mayıs toplantısında da MİT'in tespit ve doğrulama sistemi masaya detaylıca yatırıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Külliye'de yaptığı görüşme de Ankara cephesindeki siyasi mutabakatın hâlâ sürdüğünü gösterdi.
Devletin Formülü Net
Bu çerçeveyi en açık şekilde formüle eden isim ise Devlet Bahçeli oldu. Bahçeli'nin TBMM grup toplantısında kullandığı cümleler, devletin sıralamasını net biçimde ortaya koydu. Bahçeli, Abdullah Öcalan'ın hukuki durumunun ancak örgütün tüm unsurlarıyla feshi ve silahların teslim edilmesinden sonra değerlendirilebileceğini söyledi. Yani Ankara'nın formülü açıktı: Önce fesih, sonra teslim, ardından hukuki süreç başlayacak.
Bahçeli'nin önerdiği "Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü" modeli de aynı sıralama mantığına dayanıyor. Bu modelde silahlar bırakılmadan hiçbir statü tartışmasına kapı açılmıyor. "Terörsüz Türkiye teslimiyet değildir, taviz değildir, pazarlık değildir" cümlesi de devletin bizatihi kırmızı çizgisini tarif ediyor.
Ancak Kandil'in açıklamaları bunun tam tersini savunuyor. Mustafa Karasu'nun açıklamasındaki en kritik bölüm şu oldu: "Yasal adımların silah bırakmaya bağlanması gerçeği yansıtmamaktadır." Bu cümle aslında doğrudan Ankara'nın modeline itirazdır. Çünkü Kandil hâlâ "önce yasa sonra silah" formülünü dayatmaya çalışıyor. Fakat açıklamanın kendisi bile ciddi bir çelişki taşıyor. Bir yandan "silahlı güçlerimizi sınır dışına çektik" deniliyor, diğer yandan açıklamalar silahlı kadrolarla birlikte yapılıyor. Bu görüntü bile örgütün silah konusundaki gerçek niyetini göstermeye yetiyor.
İmralı İradesi, Kandil Pratiği
KCK Üyesi Murat Karayılan'ın PKK 12. Kongresi'nde kullandığı "silahsızlanmayı Öcalan yönetmeli" cümlesi de ilk bakışta İmralı iradesine bağlılık gibi görünüyor. Ancak satır arasını istihbaratçılar farklı okuyor. Kandil aslında örtülü olarak şunu söylüyor: "Öcalan liderdir ama silahın kontrolü de bizdedir." Sürecin gerçek düğümü de tam burada oluşuyor. Çünkü Öcalan'ın 27 Şubat 2025 çağrısı bugün hâlâ masada duruyor. Ancak çağrının sahaya nasıl yansıyacağına Kandil tek başına karar vermek istiyor. İşte Ankara'nın güvenmediği nokta tam olarak da budur.
Sürecin görünmeyen ama en kritik detaylarından biri de DEM heyetinin yaklaşık bir aydır Öcalan'la doğrudan temas kuramaması oldu. Bu sıradan bir teknik problem değil. Çünkü İmralı'dan gelen irade sahaya doğrudan ulaşamadığı her gün Kandil'e zaman ve pazarlık alanı kazandırıyor. Nitekim Karayılan'ın 30 Nisan'daki örgütün yayını ANF röportajı ile Karasu'nun 5 Mayıs açıklamasının aynı döneme denk gelmesi dikkat çekici. Biri askeri kanattan, diğeri siyasi kanattan peş peşe konuşuyor ama aynı söylemi tekrar ediyor. Bu da örgüt içinde koordineli bir direnç hattı oluştuğunu istihbaratçılara gösteriyor.
DEM İlk Kez Siyasi Olarak Bu Kadar Cüretkar
Bu tabloyu daha da dikkat çekici hale getiren başka bir çıkış ise DEM Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'dan geldi. Bakırhan, Bahçeli'nin ortaya koyduğu çerçeveye destek verdiklerini açık biçimde söyledi. Daha da önemlisi, Kandil'in "Ortadoğu kaynıyor" tezini doğrudan reddetti. Bakırhan'ın şu cümlesi oldukça kritikti: "Eğer demokratik siyaset için düzenleme yapılır ve buna rağmen PKK gereğini yapmazsa ilk eleştiriyi biz yapacağız." Bu çıkış, DEM ile Kandil arasında uzun süredir görülmeyen kadar açık bir mesafe oluştuğunu ilk kez bu kadar keskin ve cüretkar biçimde gösteriyor.
PKK'nın Görünmeyen Ekonomik Omurgası
Karasu ve Karayılan'ın söylemlerinin arkasında ise üç temel hesap bulunuyor. İlki pazarlığı sürdürmek. İkincisi PKK'yı yeniden bölgesel denklem içinde konumlandırmak. Üçüncüsü ise yaklaşık elli yıla yaklaşan yapının ekonomik düzenini, yani statükosunu korumak. 2007'den bu yana PKK'nın Avrupa ayağını yakından izleyen bir gazeteci olarak şunu net söyleyebilirim: Lüksemburg'dan Rotterdam'a, Paris'ten Brüksel'e kadar uzanan paravan şirket zincirleri örgütün görünmeyen ekonomik omurgasını oluşturuyordu. PKK elit monşerleri için silah yalnızca ideolojik bir araç değil, aynı zamanda ekonomik ve örgütsel düzenin ana merkezidir. Uyuşturucu trafiğinden Avrupa Kürt diasporasına uygulanan baskıya, restoranlar ve paravan şirketler üzerinden dönen kara para ağlarına kadar uzanan yapı bugün hâlâ örgütün ana gücünü oluşturuyor. Karayılan'ın "güvencemiz silahlarımızdır" sözü aslında tam da bu ekonomik kara düzenin devam etmesinin şifresidir.
2015'in Tekrarına İzin Verilmeyecek
Örgüt içinde yaşanan gerilim de giderek görünür hale geliyor. PKK 12. Kongresi'nde fesih kararının alınması sırasında üst yönetimde ciddi çatışmalar yaşandığı biliniyor. Karasu ve Karayılan'ın son açıklamaları da bu iç mücadelenin dışarıya yansıması olarak okunmalı. İstihbarat kuruluşunun üst düzey yöneticileri ise bu tabloyu artık farklı okuyor. Çünkü devlet açısından mesele yalnızca örgütsel açıklamalar değil, sahada yaşanan gerçek verilerdir. 2013-2015 barış sürecinde yaşanan kırılmanın temel nedeni de buydu. O dönem Kandil konjonktür hesabı yapmış, Suriye'de yeni bir devlet kurma hayaliyle silahı yeniden masaya sürmüş ve süreç çökmüştü. Bu kez devlet aklı aynı zemine tekrar dönmek istemiyor. Bu nedenle yasa hazırlıkları istihbari ve askeri çifte doğrulama sistemiyle birlikte ilerliyor.
Mustafa Karasu'nun açıklamasında Selahattin Demirtaş dışında Osman Kavala ve Can Atalay gibi örgüt dışı isimlerin gündeme taşınması da dikkat çekici. Çünkü bu başlıklar doğrudan silah bırakma sürecinin değil, siyasi pazarlık alanının bir parçası olarak öne sürülüyor. Ankara'nın yaklaşımı ise burada da çok net. Öcalan'ın fiziki koşulları ya da siyasi düzenlemeler ancak silahların tamamen bırakılması ve teslim edilmesinden sonra değerlendirilecek.
Kritik Soru Artık Şu
Bugün gelinen noktada kritik soru artık şudur: Kandil süreci gerçekten okumak mı istemiyor, yoksa kontrollü biçimde yeni bir silahlı zemini açık tutmaya mı çalışıyor? Çünkü ortada üçüncü bir alan giderek daralıyor. Yirmi yıla yaklaşan saha gözlemimin bana gösterdiği en net gerçeklerden biri şudur: Kandil'in silahlı vesayeti kırılmadan bağımsız bir Kürt siyasetinin Türkiye'de alan kazanması bugüne kadar mümkün olmadı. Leyla Zana'dan Hatip Dicle'ye, Dicle'den Selahattin Demirtaş'a kadar birçok siyasi figür farklı dönemlerde bu gölgenin sert etkisini yaşadı. Şunu söyleyebilirim: Bugün dikkat çekici olan ise hem Öcalan'ın hem de DEM yönetiminin ilk kez bu kadar açık biçimde silahsız siyasete yaklaşmasıdır. Direnen yapı ise Kandil'deki eski vesayet refleksi gibi görünmektedir.
Devlet Artık Sahayı Ölçüyor
Sonuçta devletin pozisyonu artık nettir. Silahlar koşulsuz bırakılacak. MİT'in sahadaki tespit ve teyit mekanizması öngörülebilir bir şekilde işleyecek. Yasal süreç ise belirlenen sıra geldiğinde tüm süreç planlı bir şekilde devreye adım adım girecektir. Bu sürecin kaderini artık Ankara'nın açıklamaları değil, Kandil'in sahada vereceği gerçek karar belirleyecektir. Son söz: Devlet artık havadaki uçan sözleri değil, sahayı net olarak ölçecektir.



