28 Şubat'ın Gölgesi: Başörtüsü Sorgusu 2025'te Hâlâ Devam Ediyor
Bazı tarihler, takvimde sıradan bir gün gibi görünse de, toplumun hafızasında derin izler bırakır. 28 Şubat da tam olarak böyle bir tarihtir. Türkiye'nin demokrasi tarihine düşen ağır bir gölgenin, kelimelere sığmayan bir kırılmanın adı olan bu süreç, ülkenin hafızasında silinmeyecek bir utanç vesikası olarak yerini almıştır.
Vesayet Düzeninin Kod Adı: 28 Şubat
28 Şubat Süreci, doğrudan bir askeri darbe değil, sinsice inşa edilmiş bir vesayet düzeninin kod adıdır. Bu dönem, namaz kılanların terfi ettirilmediği, başörtüsünün tehlike olarak görüldüğü, kimliğin bir yük ve inancın bir suç gibi değerlendirildiği günlerin adıdır. Fişlemelerin, brifinglerin, manşetlerin ve montajlanmış korkuların hüküm sürdüğü bir dönem olarak tarihe geçmiştir.
Toplumun belli bir kesiminin sistematik olarak dışlandığı, ötekileştirildiği ve bastırıldığı bu karanlık kuşak, demokratik değerler açısından büyük bir yara bırakmıştır. Bugün, aradan çeyrek asırdan fazla zaman geçmiş olsa da, o gölgenin biçimi değişmiş; fakat varlığı tamamen silinmemiştir.
2025'te Hâlâ Devam Eden Sorgular
Artık tanklar caddelerde yürümüyor belki, ancak kimi zaman bir bakışın soğukluğu, bir kurumun refleksi veya bir kararın ardındaki niyet, hâlâ o dönemin tortusunu fısıldıyor. Sağlık Hukuku Uzmanı Sümeyye Çınaroğlu'nun ifadelerine göre, 2025 yılında bir makam odasında hâlâ şu soruyla karşılaşılabiliyor: "Başörtülüleri neden görevlendiriyorsun? Bu benim hiç hoşuma gitmiyor."
Bu tek soru bile, 28 Şubat'ın gölgesinin tamamen dağılmadığını göstermeye yeterlidir. Çünkü mesele hiçbir zaman sadece bir görev değildir; mesele, bir insanın inancı ile mesleki liyakatinin karşı karşıya getirilmesidir. Eğer bir makamda hâlâ bu tür sorgular yapılabiliyorsa, 28 Şubat'ın zihinsel tortusu tam anlamıyla temizlenmemiş demektir.
Derin Bir Sosyolojik Travma
28 Şubat yalnızca siyasi bir müdahale değil, aynı zamanda derin bir sosyolojik travmadır. Bir milletin hafızasına kazınan bu süreç, annelerin sessiz ağlayışında, babaların çaresiz suskunluğunda ve gençlerin yarım kalan hayallerinde iz bırakmıştır. Çınaroğlu, kendi çocukluk anılarında babasının başörtüsü eylemleri nedeniyle polis tarafından götürülüşünü izlediği o anları hatırlatarak, bu hafızanın somutlaştığını belirtiyor.
O yıllarda üniversite kapılarında bekleyen genç kızların gözlerinde yalnızca eğitim arzusu değil, hayata tutunma umudu vardı. Ne yazık ki, o umutların bir kısmı kapıların dışında bırakıldı. Her yarım bırakılan hayat, toplumun ortak hafızasından eksilen bir parçaya dönüştü.
Hafızayı Diri Tutmak Zorunluluğu
Bugün, o günlerde çocuk yaşta olan veya henüz doğmamış olanlar bile, o dönemin oluşturduğu atmosferin gölgesinde büyüdü. Liyakat yerine kimliğin tartıldığı bir iklimin mirasını devraldılar. Bu nedenle, 28 Şubat'ı sadece hatırlamak yetmez; onu anlamak, sorgulamak ve yüzleşmek gerekir. Çünkü geçmişle hesaplaşmadan özgür bir gelecek kurulamaz.
Toplumların en kırılgan yönü hafızasızlıklarıdır. Unutmak bazen affetmek değil, çoğu zaman meşrulaştırmaktır. Ve zulmü meşrulaştıran her suskunluk, yeni zulümlerin zeminini hazırlar. Belki de en derin karanlık, unutturulmuş olan karanlıktır. Bu yüzden 28 Şubat'ın gölgesine bakmaktan korkmamalıyız.
Karanlıkla yüzleşmeyen bir millet, asla aydınlığa varamaz. Eğer bu gerçekleri dile getirmek bazılarını rahatsız edecekse, duruştan vazgeçmemek ve her türlü baskının karşısında dimdik kalmak bir onur meselesi olarak görülmelidir. İnsan bazen makamıyla değil, susmadığı yerde gösterdiği cesaretle var olur.
Gölgeyi inkâr ederek değil, gölgeyi tanıyarak güçleniriz. Hafızamızı diri tutarak, bir daha hiçbir zihniyetin bu ülkenin insanlarını inancı üzerinden yargılamamasını teminat altına alabiliriz. 28 Şubat'ın dersleri, demokrasi ve insan hakları mücadelesinde rehber olmaya devam etmelidir.
