Zeynep Sönmez: Teniste Sakin Bir Güç ve Özlemlerle Dolu Yolculuk
Haberler Pazar Sabah Haberleri'nde yer alan bir röportaj, Türk tenisçi Zeynep Sönmez'in sakin ve ölçülü duruşunu gözler önüne seriyor. Sürekli yolculuklarla geçen bir hayat, kısa yanıtlar ve uzun sessizlikler arasında, sporcu en çok ailesini, Boğaz'da kahve içmeyi ve zeytin yemeyi özlediğini ifade ediyor. Bu özlemler, onun memleketle bağını ne kadar güçlü tuttuğunu ortaya koyuyor.
Gerilimi Seven Sakin Bir Sporcu
Zeynep Sönmez için tenis, gerilimi yönetmeyi, sakin kalmayı ve gerektiğinde raketinin tellerinde Filistin'in renkleriyle sessiz bir duruş sergilemeyi içeren bir yol olarak tanımlanıyor. Bu yol, onu ilk 10'daki bir rakiple kortu paylaşacağı güne adım adım yaklaştırıyor. Kortta her şey ölçülü ve netken, kortun dışında zaman uzuyor, mesafeler bulanıklaşıyor ve yalnızlık daha görünür hale geliyor.
Sporcu, bir takvim yılına sığdırılmış uçuşlar, oteller, antrenman kortları ve kısa molalarla dolu bir hayat sürüyor. "İyiyim" derken, ardından "Gerçekten nasılsın?" sorusuna "Yorgunum evet; ama sevilen bir işin yorgunluğu bu" şeklinde samimi bir yanıt veriyor. Tenisin romantik tarafı televizyon ekranında kalırken, gerçekte her maç bir başka şehir, her galibiyet bir sonraki yolculuğun başlangıcı oluyor.
Süreç Odaklı Bir Yaklaşım
Zeynep Sönmez, tenis dünyasının parıltılı vitrininin arkasındaki bitmeyen yolculukları ne romantize ediyor ne de şikayet ediyor. Onu farklı kılan, başarıyı bir sonuç değil, bir süreç olarak görmesi. Oyunu gibi duruşu da abartısız; gösterişli ritüelleri yok. Bu sakinlik bir eksiklik değil, bir tercih gibi görünüyor. Kortta bağırarak var olmayı değil, oynayarak kalmayı seçiyor.
Raket elindeyken vücudu konuşurken, geri kalan her şey susuyor. Zeynep'in yurt dışı hayatı, kupalar ve puanlardan ibaret değil. Büyük turnuvalar, kusursuz oteller ve aynı tatta yemekler arasında, basit gibi görünen bir eksiklik öne çıkıyor: zeytin. Bu yokluk, memleketle bağın ne kadar gündelik bir yerden kurulduğunu hatırlatıyor.
Zihinsel Denge ve Sessiz Mücadele
Zeynep Sönmez'in hikayesi, sürekli hareket halindeyken bile kendine bir merkez kurma çabasını yansıtıyor. Her şehirde aynı rutini kurmak, her kortta aynı zihinsel dengeyi tutturmak teniste asıl mücadeleyi oluşturuyor. Bu mücadele çoğu zaman rakiple değil, zihnin dağılma ihtimaliyle gerçekleşiyor. Sporcu bu mücadeleyi sessizce veriyor.
Onu izlerken, bu bir acelecilik hikayesi değil. Ne başarıyı çağıran cümleler var ne de dramatik kırılmalar. Zeynep Sönmez, adım adım ilerleyen, yolun ağırlığını bilen ama yolun kendisinden de kaçmayan bir sporcu portresi çiziyor. Raketindeki teller bazen bir bayrağın rengine bürünüyor, bazen bir topun sesine karışıyor; ama her seferinde aynı sakinlik korunuyor.
Federer Estetiği ve Ölçülü Hedefler
Konu oyuna gelince, tenis tarihinin en büyük isimlerinden Roger Federer'in adı anılıyor. Zeynep, Federer'i ulaşılmaz bir ikon değil, oyunun nasıl sadeleşebileceğinin kanıtı olarak görüyor. Abartısızlık, ekonomi ve sakinlik, Zeynep'in korttaki duruşuyla Federer estetiği arasında görünmez bir bağ oluşturuyor.
Geleceğe dair hayalleri iddialı ama ölçülü. Spesifik bir rakip adı vermiyor; fakat ilk 10'daki bir isimle oynamak istediğini belirtiyor. Hedefi büyük ama ayakları hep yere basıyor, çünkü onun için önemli olan isim değil, bir seviye.
Ev Kavramı ve İstanbul'un Huzuru
Sürekli seyahat eden bir tenisçi için 'ev' kavramı zamanla soyutlaşabilir, ancak Zeynep için ev hâlâ çok somut: ailesi, sevdikleri ve İstanbul. Her dönüşünde Boğaz'da bir yemek ya da bir kahve içmeye çalıştığını söylüyor. Bu küçük ritüel, sadece bir alışkanlık değil, bir yeniden başlama biçimi olarak görülüyor.
Otel odalarının geçici konforundan sonra İstanbul'un sesi ve kokusu, ona huzur veriyor. Bu bağ, onun spor kariyerinde dengeyi korumasına yardımcı oluyor. Zeynep Sönmez, teniste sakin bir güç olarak, özlemlerle dolu yolculuğunda ilerlemeye devam ediyor.