NATO Zirvesi kapsamında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenen resepsiyonda liderlerin karşılanması esnasında mehter takımının yer alması hem misafir devlet başkanlarının ilgisini çekti hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Yüzyıllar boyunca savaş meydanlarında Osmanlı askerlerine cesaret veren, düşmanın yüreğine korku salan mehter marşları bu kez Ankara'da karşımıza çıktı.
Mehterin Kökeni ve Osmanlı'daki Serüveni
Yüzyıllar boyunca İslam ordularının cihat ruhunu ve devletin gücünü temsil eden 'mehter' kelime kökeni olarak Farsçada 'en ulu, en büyük' anlamına gelen 'mihter' sözünden gelmektedir. Türklerin İslamiyet'i kabulünden sonra bu askerî musiki geleneği birçok Türk-İslam devletinde görülmüştür. Büyük Selçuklulardan Anadolu Selçukluları'na, İlhanlılardan Karakoyunlu ve Akkoyunlulara, Memlüklerden Osmanlılara kadar uzanan geniş bir dünyada davul, zurna, boru ve kös sesleri hükümdarlığın alameti sayılmıştır. O dönemlerde bu teşkilata 'tablhane' veya 'nevbethane' denmekteydi.
Devlet kudretinin en önemli alametlerinden biri kabul edilen bu gelenek, Osmanlılarda 'Mehter' adıyla daha da gelişmiş ve kendine mahsus bir teşkilat yapısına kavuşmuştu. Osmanlı'nın devlet felsefesi de, kendisini dayandırdığı manevi kökler de mehter icralarında yer alan gülbanklarda açık biçimde görülürdü. Gülbank duaları devletin kendisini ilahî rızaya, peygamber sevgisine ve ümmetin selametine dayandırdığını gösteren sembolik işaretler taşıyordu. Diğer bir ifadeyle mehter duası, devletin kendisini hangi manevi ve metafizik temeller üzerinde gördüğünü ilan eden güçlü bir beyan niteliğindeydi. Dua bölümünde önce Allahuteâlâ'nın ismi tesbih ile zikredilir, ardından Hz. Peygamber'e salat ü selam getirilir daha sonra bütün Müslümanların sıhhati, selameti ve İslam ordularının zaferi için niyazda bulunulurdu.
Osmanlı'da Mehterin Doğuşu ve Gelişimi
Osmanlı'da mehterin ortaya çıkışı ise devletin kuruluş yıllarına kadar uzanmaktadır. Rivayete göre Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud, on üçüncü yüzyılın sonlarında uç beyi Osman Gazi'ye beylik alameti olarak davul ve nakkare göndermişti. Osman Gazi'nin, kendisine gönderilen bu ilk nevbeti Selçuklu sultanına ve temsil ettiği hükümdarlığa duyduğu saygıdan dolayı ayakta dinlediği anlatılır. Bu rivayetten hareketle Fatih dönemine kadar padişahların nevbeti ayakta dinlemesi Osmanlı devlet geleneğinde bir teamül hâline gelmişti.
Fatih dönemi, özellikle de İstanbul'un fethinden sonrası, beylikten imparatorluğa geçişin devletin neredeyse tüm yapısında görüldüğü büyük bir dönüşüm süreciydi. Bu dönüşümden mehter de nasibini almış, askeri musiki ilk kez düzenli bir teşkilata kavuşmuştu. Bu dönemde mehterlerin belirli yerlerde yatsı ve seher vakitlerinde nevbet vurmaları bir kurala bağlandı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde ise mehterhane en görkemli dönemlerinden birini yaşadı ve devlet hiyerarşisi içinde 'emir-i alem' adı verilen yüksek rütbeli bir görevlinin idaresine verildi. Mehter takımları zurna, boru, davul, nakkare, zil ve kös gibi çalgıların sayısına göre 'kat'lara ayrılıyordu. Padişaha ait mehterler ise kimi zaman on iki kata kadar çıkan kalabalık ve ihtişamlı kadrolardan oluşuyordu.
Savaş Meydanlarında Mehterin Etkisi
Mehterin merasimlerde, teşrifatta kullanılması bir yana esas amacı savaş meydanında askerin moralini yükseltmek, düşmanın ise cesaretini kırmaktı. Hücum emri verildiğinde çalınan coşkulu cenk havaları, büyük köslerin yeri göğü inleten vuruşlarıyla birleşir ve askere güç, cesaret ve heyecan verirdi. Gülbanktaki dualarla iç içe geçen ezgiler, orduya din, devlet ve vatan uğruna mücadele etme ruhunu aşılayan güçlü bir unsur hâline gelirdi.
Mehterin harp meydanlarındaki askerler ve halk üzerindeki etkisini görmek için -savaşın neticesinden bağımsız olarak- 1683'teki İkinci Viyana Kuşatması'na ait rivayetler önemli bir örnek teşkil etmektedir. Kayıtlara yansıdığı şekliyle; 12 Eylül 1683 günü Viyana yakınlarındaki Kahlenberg eteklerinde mevzilenen mehter takımı, Osmanlıların savaş meydanına götürdüğü en büyük mehter topluluklarından biriydi. Tam 3250 kişiden oluşan bu devasa heyet davul, zurna, zil, kös ve diğer çalgıların aynı anda yükselen sesiyle adeta yeri göğü inletiyordu. Bu gürültü karşı saflarda derin bir korku ve şaşkınlık meydana getiriyordu. Özellikle Kaiser Leopold'un yardımına gelen Bavyera askerlerinin, kuşatma boyunca mehterin ürkütücü ritimlerine maruz kaldıkları ve bu seslerden ciddi biçimde etkilendikleri aktarılır. Öyle ki düşman askerlerin mehterin hangi vakitte, hangi makamda ve hangi marşlarla çalacağını tahmin edecek kadar bu seslerin tesiri altında kaldıkları ifade edilmiştir.
Yeniçeri Ocağı ile Birlikte Mehterin Kaldırılması
Mehter için en büyük kırılma ise bundan tam 200 yıl önce, 1826 yılında yaşandı. Sultan II. Mahmud'un Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmasıyla birlikte, bu ocakla iç içe geçmiş olan Mehter teşkilatının da varlığı sona ermişti. Devlet artık eski askerî düzenin izlerini silmek ve yeni bir ordu kurmak istiyordu. Bu sebeple yeniçeriliği hatırlatan birçok unsur gibi mehter de tasfiye edildi.
Mehterin kaldırılmasından sonra sıra yeni ordunun musiki teşkilatını kurmaya gelmişti. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye adı verilen yeni ordunun yürüyüşüne, talimine ve düzenine uygun Batı tarzı askerî bandolar oluşturulacaktı. Bunun için 1828'de İtalyan müzisyen Giuseppe Donizetti İstanbul'a getirildi. Daha sonra 'Donizetti Paşa' adıyla tanınacak olan bu isim, Osmanlı askerî musikisinde yeni bir devrin kapısını açtı. 1831'de Muzıka-i Hümâyun'un resmen faaliyete geçmesiyle birlikte Batı tarzı bando düzeni devlet eliyle yerleşmeye başladı. Mehter için ise yaklaşık doksan yıl sürecek resmî bir suskunluk dönemi başlamış oldu.
Kısa Bir Yeniden Doğuş Dönemi
Mehterin yeniden hatırlanması ise yirminci yüzyılın başlarında mümkün oldu. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra özellikle de Balkan Savaşlarından sonra güç kazanan milli atmosfer, Osmanlı geçmişine ve eski askerî geleneklere olan ilgiyi de artırdı. Artık Osmanlı'nın kendi tarihî mirası da yeniden konuşulmaya başlanmıştı. Bu ortamda cesaret, zafer ve kahramanlıkla özdeşleşmiş tarihi bir simge olan mehter de yeniden gündeme geliyordu.
Bu dirilişte iki ismin özel bir yeri vardı. Müze-i Askerî-i Hümâyun'un, yani bugünkü Askerî Müze'nin kurucusu Ferik Ahmed Muhtar Paşa ile sanat ve musiki alanındaki çalışmalarıyla tanınan Celal Esad Arseven, eski kaynaklara yönelerek Mehter'in teşkilat yapısını, kıyafetlerini ve icra usullerini araştırmaya başladılar. Amaç asırlar boyunca Osmanlı ordusuna ruh veren bu geleneği, mümkün olduğu kadar kendi tarihî kimliğiyle yeniden ayağa kaldırmaktı.
Bu çalışmaların ilk önemli neticesi 1911 yılında görüldü. Celal Esad Arseven yönetiminde Tepebaşı Gazinosu'nda verilen ilk mehter konseriyle uzun bir sessizlikten sonra mehterin sesi yeniden duyulmuştu. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, 1914'te 'Mehterhâne-i Hâkânî' resmen kuruldu ve mehterbaşılığına Eyyûbî Ali Rıza Şengel getirildi. Böylece 1826'dan beri resmî hayattan uzak kalan mehter, yaklaşık doksan yıl sonra yeniden devlet sahnesine çıkmış oldu.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise mehtere daha doğrudan bir vazife yüklendi. Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yayımladığı talimatnameyle teşkilat ordu bünyesinde yeniden düzenlendi. Cephelerin ağırlaştığı, milletin bütün gücüyle ayakta kalmaya çalıştığı bu yıllarda mehter, askerin moralini yükseltmek ve millî heyecanı diri tutmak için tekrar görev başındaydı. Yani mehter'in 1914'teki dönüşü savaş yıllarında millî ruhu ayağa kaldırma çabasının da bir parçasıydı.
Mehterin Geri Dönüşü ve NATO Zirvesi'ndeki Yeri
Cumhuriyet'in ilk yıllarında mehter, Askerî Müze bünyesinde sembolik ve zayıf da olsa varlığını sürdürdü. Fakat Osmanlı geçmişine mesafeli bakışın hâkim olduğu bu dönemde, mehter takımının varlığı zaman zaman tartışma konusu oluyordu. Nitekim 1931'de basına yansıyan bir haberde, mehter takımının geleneksel yeniçeri kıyafetleriyle çalışmasının uygun olup olmadığı gündeme gelmişti. Bu tartışmaların ardından 1935'te dönemin Millî Müdafaa Vekili Zekai Apaydın tarafından mehter, 'aslına göre yetersiz kaldığı' gerekçesiyle bir kez daha tamamen kapatıldı. Batılı devletler kendi geleneksel bandolarını ve askerî merasimlerini özenle yaşatırken, Türkiye'de asırlara uzanan bu tarihî miras, bürokratik bir kararla yeniden sahipsiz bırakılmış oldu.
Yıllar sonra İngiltere'de yaşanan bir hadise ile mehter tekrar sahneye dönecekti. 1952'de İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'in babası Kral VI. George'un ölümü üzerine Londra'da büyük bir cenaze töreni düzenlenmişti. Bu uluslararası merasime Türkiye'yi temsilen Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut da katıldı. Tören sırasında Celal Bayar'ın dikkatini İskoç gayda takımı, kendi tarihî kıyafetleri, geleneksel etekleri ve asırlık enstrümanlarıyla modern bir devlet töreninde büyük bir gururla yer alması çekmişti. Başka bir milletin kendi tarihî musikisine ve kıyafetlerine böylesine sahip çıkması, bunları bütün dünyanın önünde onurla sergilemesi Bayar'ı derinden etkiledi. O an, Türk milletinin binlerce yıllık büyük bir musiki geleneği olan mehterin yıllardır kapalı tutulmasının ne büyük bir kültürel kayıp olduğunu daha açık biçimde hissetti.
Kendi tarihine yabancılaşmanın hüznünü yaşayan Bayar, Türkiye'ye döner dönmez Genelkurmay Başkanı'na talimat vererek mehterin aslına uygun şekilde acilen yeniden kurulmasını emretti. Bir devlet adamının, başka bir milletin kendi geçmişine gösterdiği saygıdan hareketle taşıdığı bu millî hassasiyet, mehterin 1952'de 'Askerî Müze Mehter Takımı' adıyla, bugün bildiğimiz dokuz katlı ihtişamlı yapısıyla küllerinden yeniden doğmasını sağladı.
Mehter, kösünde, davulunda ve gülbankında Osmanlı'dan bugüne uzanan güçlü bir hafızayı taşımaktadır. Asırlar boyunca savaş meydanlarında askere cesaret veren bu kadim musiki, kimi dönemlerde resmî hayattan çekilmiş, kimi dönemlerde yeniden hatırlanmış, fakat onu her duyduğunda kendisini savaş meydanında bir cengâver gibi hisseden milletinin zihninden ve gönlünden asla bütünüyle silinmemiştir. Mehterin Ankara'da NATO zirvesinde yeniden görünür olması Türkiye'nin kendi tarihî mirasıyla kurduğu bağın, köklerinden güç alan devlet anlayışının ve bunu modern dünyanın diplomatik zemininde gösterebilme özgüveninin anlamlı bir işaretidir.



