İslam düşünce dünyasında adalet, yalnızca hukuki veya siyasi bir ilke değil; insanın varoluşundan aileye, şehirden kozmik düzene kadar her katmanı inşa eden kurucu bir ilke olarak ele alınmaktadır. Bu perspektifte erdemli şehir, insan-ı kâmil olma yolunda ilerleyen bireylerin birbirlerinin erdemini beslediği canlı bir ahlak düzenidir.
Adaletin Kurucu İlkesi
Editörlüğünü Ömer Türker ve Yunus Kaplan'ın yaptığı 'İslam Düşüncesinde Adalet' kitabı (Fikir Kitap, 2024, İstanbul), bu sorunu geniş bir perspektiften ele alıyor. Kitap, adaleti yalnızca siyasal düzenin değil, insanın varoluşundan başlayarak aileyi, şehri ve tüm toplumsal düzeni inşa eden kurucu ilke olarak değerlendiriyor. Bu nedenle İslam düşüncesinde insan-ı kâmil ile erdemli şehir birbirinden bağımsız iki ideal değildir. İnsan-ı kâmil, adaletin şahsiyet haline gelmiş biçimini temsil ederken; erdemli şehir, adaletin kurumsallaşmış ve toplumsallaşmış görünümüdür. Şehir ancak adalet sahibi insanların çoğalmasıyla erdemli olabilir; insan da ancak adalet üzerine kurulu bir şehirde kemalini daha kolay gerçekleştirebilir.
Kadim düşüncede adalet, öncelikle varlığın düzenini ifade eden ontolojik bir ilkedir. İnsan nefsindeki düzen, ailedeki düzen, şehirdeki düzen ve kâinattaki düzen, aynı adalet fikrinin farklı düzlemlerdeki tezahürleri olarak görülür. Bu nedenle ahlak, siyaset ve metafizik birbirinden kopuk disiplinler değil, aynı hakikat düzeninin farklı görünümleridir. Platon'dan itibaren insan nefsinde akıl, öfke ve şehvet olmak üzere üç yeti bulunduğu ve bu yetilerin orta noktada tutulmasıyla hikmet, şecaat ve iffet erdemlerinin ortaya çıktığı ifade edilir. Adalet, bu erdemlerin sürdürülebilirliğini sağlayan tümel erdemdir. Kitapta belirtildiği gibi, 'Ontolojik olarak müstakil hiçbir yetiye bağlı bulunmayan adalet, ancak her yetinin kendi hakkını almasıyla ve buna razı olmasıyla ortaya çıkabilen bir temel erdemdir' (s.102).
Bireysel ve Toplumsal Adalet
İnsan, şehirde yaşarken diğer insanlarla ilişki kurmak zorundadır. Bu durumda mutluluk, bireyin nefsinin yetilerinde adaleti sağlamasıyla ve ev idaresi ile siyaset alanında adaletin tecellisiyle mümkün olur. Nasiruddin Tûsî'nin Ahlâk-ı Nâsırî'sinde ahlak, birey, aile ve siyaset olmak üzere üç alanla ilişkili olarak değerlendirilir. Adalet, zihnimizde son zamanlarda kamusal alanla sınırlanan bir yapıya sahip olsa da kadim düşüncede bireysel ve kamusal alanın tamamını kapsar. Kitapta vurgulandığı gibi, siyasetnameler okunduğunda devletin dininin adalet olduğu hissedilir (s.30).
Şehirde yaşayan her insan, ister sıradan halk ister yönetici olsun, insan-ı kâmil olma yolunda sorumludur. Gazali'nin vurguladığı gibi adalet fiiller alanında ortaya çıkar (s.58). Dolayısıyla ahlak ve adalet, sadece bilgi ve retorik meselesi değil, bir hal meselesidir. Erdemli şehir, Farabi'nin ifadesiyle insanın yüce mutluluğa ulaşabileceği şehirdir (s.208). Bu ilişki tek yönlü değildir; erdemli bireyler adalet üzerine kurulu bir şehir meydana getirirken, adalet üzere kurulmuş bir şehir de yeni erdemli insanların yetişmesini kolaylaştırır. Eğitimden hukuka, ticaretten aile hayatına kadar bütün kurumlar, bireyin ahlaki gelişimini destekleyen bir çevre oluşturur. Gazali de insan, aile ve toplum vasatlarında adaletin birbirini etkilediğine ve hepsi birbirini desteklediğinde yüce mutluluğa ulaşılabileceğine işaret eder (s.286).
Metafizik Bağlantı ve Yöneticinin Rolü
Erdemli şehir, her düzeyde adaletin tecelli ettiği bir şehirdir. İbn Arabi'ye göre hak, âlemin yaratılmasını gerektiren ilkedir ve Allah, varlıkları hak ettikleri şekilde yaratır (s.61). Mutlak irade mutlak olarak adildir; zulüm ancak insanın bulunduğu düzlemde ortaya çıkar (s.86). Kınalızade, Ahlak-ı Ali'sinde dünyayı bahçeye, devleti bahçenin duvarına benzetir; mal olmadan asker olmayacağını, halk olmadan malın üretilemeyeceğini, halkın ise sultana ancak adaletle bağlı kalacağını vurgular (s.44). Koçi Bey de askerin ayakta durabilmesini hazine ile, hazinenin toplanmasını reaya ile, reayanın bunu sağlamasını ise adaletle mümkün görür (s.45).
Adalet, erdemli şehrin metafizik âleme bağlanmasını sağlar. İnsan-ı kâmil nasıl Tanrı'nın yansıması ise erdemli şehir de metafizik âlemin gölgesidir. Ay-üstü evrende Tanrı'nın adl ismi ile bir nizam varken, bu nizamı ay-altı aleme bağlayan yine adalettir (s.104). Adalet olmadığında bu temas yüzeyi kapanır ve ay-altı âlem zulümlere ve kaosa açık hale gelir. Hücviri'ye göre adalet bir şeyi kendi yerine koymakken, zulüm onu olması gereken yerden başka bir yere koymaktır (s.58). Gazali, dünyevi işlerde adil bir liderliği dini nizamın bekası için yeterli bulur ve kâfir dahi olsa adaleti liderlik için meşru sebep görür (s.143). İbn Sina, bu nedenle Farabi'nin erdemli şehrini adaletli şehir olarak yeniden tanımlamıştır (s.271).
Erdemli şehirde en kritik yer, yöneticinin kendi nefsidir (s.77). 'İnsanlar meliklerin dini üzeredir' ifadesi, yöneticilerin etkisinin derinliğine işaret eder; sultanların sıfatları halkının sıfatlarında tezahür eder (s.74). Gazali'ye göre hükümdar adil ancak çevresi zalim olamaz (s.297). Sonuç olarak, 'İslam Düşüncesinde Adalet' kitabı, adaleti yeniden düşünmeye davet ediyor: Erdemli şehir, yalnızca adil kurumlara sahip bir şehir değil; insan-ı kâmil olma yolunda ilerleyen bireylerin birbirlerinin erdemini beslediği canlı bir ahlak düzenidir. Bu bütüncül yaklaşım, günümüzün ahlaki ve toplumsal krizlerini yeniden düşünmek için güçlü bir düşünsel imkân sunmaktadır.



