Üniversite tercih dönemi başladı. İki milyonu aşkın genç, üniversite tercihi yapmanın telaşında. Çevrede veliler de ellerindeki “para kazandıran meslekler” listeleriyle adayların ensesinde. Onların işi kolay değil; zira Türkiye’de yükseköğretim artık çok daha geniş bir kitleye hitap ediyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da tercih maratonu, sınav sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte büyük bir heyecanla sürüyor. Adaylar, puanlarına göre binlerce program arasında seçim yapmaya çalışırken, veliler çocuklarının geleceğini güvence altına alacak bir meslek edinmesini istiyor.
Bu yoğun gündemin arka planında ise çarpıcı bir tablo var. 2000’li yılların başında bir milyon ile bir buçuk milyon arasında değişen yükseköğretim öğrenci sayısı bugün 6 milyonu aştı. Her yüz kişiden yaklaşık yedisi ya da sekizi yükseköğretim kurumlarına kayıtlı. Bu veri, Türkiye’nin yükseköğretimde ne kadar büyük bir dönüşüm yaşadığını ortaya koyuyor.
Avrupa ve Bölge Ülkeleriyle Karşılaştırma
Bu oran, Avrupa’daki birçok Batı ülkesine yakın, hatta bazılarına göre daha yüksek bir seviyeye işaret ediyor. Avrupa Birliği ortalaması genellikle yüzde 5-6 bandında kalırken, ABD’de yüzde 6-7 civarında seyrediyor. Bölge ülkeleriyle kıyaslandığında ise Türkiye açık ara önde. Yunanistan yüzde 5-6, Bulgaristan ve Romanya yüzde 4-5, Azerbaycan, İran ve Gürcistan yüzde 3-5 bandında. Irak ve Suriye’de ise rakamlar çok daha düşük seviyelerde kalıyor.
Genç Yetişkinlerde Mezun Oranı Hızla Arttı
Üniversiteli sayısındaki artış, genç nüfusun eğitim düzeyine de yansıdı. 25-34 yaş grubundaki yükseköğretim mezunu oranı, 2008’de yüzde 13,5 iken 2025’te yüzde 45,6’ya çıktı. OECD ortalaması aynı yaş grubunda yüzde 48-49 civarında; Türkiye bu seviyeye epey yaklaşmış durumda. ABD’de yüzde 50’nin biraz üzerinde olan bu oran, bölge ülkelerinde genellikle yüzde 20-40 aralığında kalıyor. Bu tablo, Türkiye’nin yükseköğretimde yakaladığı ivmeyi net biçimde ortaya koyuyor.
İstihdamda Mezun Payı Artıyor Zorluklar Devam Ediyor
Çalışan nüfus içindeki mezun payı da bu eğilime paralel olarak artıyor. Yükseköğretim mezunlarının istihdam oranı, genel ortalamanın üzerinde seyrettiği için çalışanlar arasında üniversite mezunlarının payı kabaca yüzde 30-35 bandına yaklaşmış görünüyor. Yirmi yıl öncesine göre belirgin bir yükseliş söz konusu. Mezun sayısı arttıkça ve eğitim seviyesi yükseldikçe işgücüne katılım da güçleniyor. Yine de iş bulma süreleri hâlâ uzun ve bazı alanlarda istihdam daha zayıf kalabiliyor.
Bu veriler, yükseköğretimin toplumda yaygınlaştığını gösteriyor. Ancak her mezun için nitelikli iş bulma garantisi de getirmiyor. İş bulma sürelerinin uzun olması ve bazı alanlarda istihdamın zayıf kalması, üniversite eğitiminin doğrudan istihdama dönüşmediğini ortaya koyuyor. Mezun sayısı arttıkça, eğitimli işgücü arzındaki genişleme ile işgücü piyasasındaki talep arasındaki denge daha fazla önem kazanıyor.
Umberto Eco’nun “Bekleme Salonu” Metaforu
Üniversitelerin işsizliğin park alanına dönüştüğünü söyleyen Umberto Eco’nun “bekleme salonu” metaforu, bu rakamların gölgesinde daha bir anlam kazanıyor. Köşe yazarı Melih Altınok’un aktardığı gibi, gençler üniversiteye girerken belki de sadece bir diploma peşinde değil; aynı zamanda hayatın bir sonraki aşamasına geçişi ertelemenin, belirsizliği bir süreliğine park etmenin peşinde. Nasıl olsa yüksek lisansıydı, şuydu buydu derken 30 yaşına kadar “öğrenciyim” demek normal. Bugünlerdeki tercih telaşı da aslında bu ertelemenin ilk adımlarından biri; alışacaklar.



