Netflix ve Dijital Hegemonya: Kültürel Normların Algoritmik İnşası
Netflix ve Dijital Hegemonya: Kültürel Normların İnşası

Netflix ve Dijital Hegemonya: Kültürel Normların Algoritmik İnşası

Son dönemde dijital kültür, kimlik politikaları ve aile yapısı etrafında dönen tartışmalar, meselenin yalnızca medya içeriğiyle sınırlı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. TRT dijital platformu TABİİ'de yayınlanan “Gökkuşağı Faşizmi” belgeseli sonrasında yaşanan tepkiler ve dijital linç pratikleri, çağımızda kültürel iktidarın nasıl kurulduğuna dair çarpıcı bir örnek sunmuştur. Tartışmanın merkezinde artık “ne söylendiği” değil, “kimin konuşma hakkına sahip olduğu” yer almaktadır.

Platform Kapitalizmi ve Algoritmik İktidar

Artık dijital küresel bir şirkete dönüşen Netflix'i yalnızca bir eğlence platformu olarak okumak son derece yetersizdir. Çağımızın dijital katedrali gibi çalışan Netflix; normlar üretir, değerleri yeniden tanımlar ve kimlikleri dolaşıma sokar. Diziler ve filmler vaaz işlevi görürken, aralıksız izleme pratikleri birer ritüele dönüşmektedir. Özgürlük, bireysellik ve “çeşitlilik” söylemi ise bu inanç sisteminin temelini oluşturmaktadır.

George Ritzer’in “McDonaldlaşma” yaklaşımı, Netflix’in içerik stratejisini açıklamak için işlevsel bir çerçeve sunar. Verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim; dijital platform kapitalizminin temel ilkeleridir. Netflix, izleyiciye sınırsız seçenek sunduğu izlenimini verirken; gerçekte ise algoritmalar aracılığıyla daraltılmış bir tercih alanı sunar. Kullanıcı seçtiğini sanır, ancak seçenekler zaten önceden belirlenmiştir.

Sürekli ve Tek Yönlü Norm Üretimi

Netflix’in kurumsal dilinin merkezinde Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEİ) söylemi yer alır. Yüzeyde kapsayıcı bir temsil iddiası taşıyan bu yaklaşım, pratikte postmodern kimlik kuramları ile neoliberal piyasa mantığının kesişiminde konumlanır. “Kimlik çeşitliliği” başlığı altında özellikle LGBTQ+ temsillerinin sistematik biçimde artırıldığı görülmektedir. Bu temsiller yalnızca görünürlük sağlamaz; belirli bir yaşam tarzını evrensel norm olarak sunar.

Heteronormatif yapı sorunlu ve baskıcı olarak kodlanırken, akışkan kimlik modelleri ilerici ve kaçınılmaz olan şeklinde sunulmaktadır. Başlangıçta kamuflaj gerektiren bu strateji, gelinen noktada alenîleşmiştir. Platform, eleştirileri “rıza”, “yaş sınırı” ve “ebeveyn denetimi” argümanlarıyla savuştururken asıl meselenin bireysel tercih değil, sürekli ve tek yönlü bir norm üretimi olduğu gizlenir.

Aile Kurumu ve Dijital Gerilim

Aile, Türk toplumu gibi geleneksel yapılarda yalnızca biyolojik ya da hukuki bir birliktelik değildir; kültürel sürekliliğin, ahlaki aktarımın ve toplumsal rollerin temel zemini olarak işlev görür. Netflix anlatılarında aile çoğu zaman baskıcı, anlayışsız ve bireysel özgürlüğün önünde engel olarak temsil edilir. Buna karşılık aileden kopuş, estetikle süslenmiş bir özgürleşme hikâyesi şeklinde sunulur.

Bu anlatı biçimi, özellikle genç izleyici ile geleneksel aile yapısı arasında mesafe üretirken aile içi otoriteyi tartışmalı hâle getirmektedir. Dijital hegemonya açısından en kırılgan grup ise çocuklardır. Netflix’in çocuk ve gençlik içerikleri, ebeveynlerin masum eğlence algısını aşan bir etki üretir.

Süper Akran Etkisi ve Otorite Rekabeti

Fantastik anlatılar ve animasyonlar içine yerleştirilen kimlik temaları, eleştirel süzgeci henüz oluşmamış zihinlere doğrudan ulaşır. Medya bu noktada aileden daha etkili bir süper akran gibi davranır. Çocuk, ekrandaki karakterle özdeşim kurdukça ailesinden öğrendiği değerleri eskimiş ya da kısıtlayıcı olarak algılamaya başlar. Böylece aile ile dijital platformlar arasında örtük bir otorite rekabeti doğar.

Linç Kültürünün Kıskacındaki Beka Meselesi

Son dönemde yaşanan tartışmalar, dijital hegemonya meselesinin yalnızca içerik üretimiyle sınırlı olmadığını açıkça gösterir. Gökkuşağı Faşizmi belgeseli sonrasında ortaya çıkan ifşa çağrıları, linç kampanyaları ve susturma girişimleri, kültürel iktidarın nasıl korunduğunu gözler önüne serer. Hâkim anlatıyı eleştirenler, yalnızca fikirleriyle değil, kimlikleriyle hedef alınır.

Dijital alan, özgürlük söylemi altında yeni bir disiplin mekanizması kurar. Bu bağlamda Netflix tartışması, tekil bir platform meselesi değildir. Mesele; küresel dijital ağlar üzerinden yürütülen bir kimliksizleştirme ve kültürel çözülme sürecidir. Aile, gelenek ve toplumsal aidiyet; bu süreçte geri kalmışlığın sembolleri olarak sunulurken, piyasa ile uyumlu, köksüz ve sürekli yeniden tanımlanan kimlikler yüceltilmektedir.

Belgesel etrafında gelişen linç pratikleri ise bu ideolojik hattın eleştiriye ne kadar kapalı olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Eleştiriye tahammülsüzlük, her zaman faşizmin ilk belirtisidir. Bu nedenle mesele ne Netflix’tir ne de tekil içeriklerdir. Asıl mesele; dijital çağda hangi değerlerin “normal”, hangi aile yapılarının “meşru” ve hangi kimliklerin eleştiriden muaf ilan edildiğidir.