Her yıl Mayıs ayı içerisinde mutat olduğu üzere ilan edilen doğum istatistikleri, bu yıl da 21 Mayıs tarihinde TÜİK tarafından bir haber bülteni olarak kamuoyu ile paylaşıldı. Doğum İstatistikleri 2025'teki verilere göre, 2024 yılında 937 bin 559 olan canlı doğan bebek sayısı 2025 yılı sonu itibarıyla 895 bin 374'e geriledi. Böylece 2023 yılından itibaren 1 milyon canlı doğum sayısının altında kalınmaya devam edildi.
Bir kadının doğurgan olduğu dönem olarak ifade edilen 15-49 yaş aralığında doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade eden toplam doğurganlık hızı ise 2025 yılında da azalma eğilimini korudu. 2001 yılında 2,38 çocuktan, 2014 yılında 2,19 çocuğa gerileyen toplam doğurganlık hızı, o tarihten itibaren günümüze kadar düzenli biçimde azalma göstererek 2024 yılındaki 1,49'dan 2025 yılında 1,42 çocuk sayısına geriledi. Böylelikle 2017 yılında 2,08'lik çocuk sayısı ile nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1'in altında kalındı.
Toplam Doğurganlık Hızında İller Arası Farklılıklar
Toplam doğurganlık hızına iller özelinde bakıldığında 2017 yılında 57 ilin toplam doğurganlık hızı 2,1'in altında iken 2025 yılı sonu itibarıyla 76 ilimiz yenileme eşiğinin üzerine çıkamamıştır. Sadece Şanlıurfa (3,15), Şırnak (2,53), Mardin (2,23), Diyarbakır (2,14) ve Siirt (2,11) illerimiz 2,1 çocuk sayısının üzerinde tutunabilmişlerdir. Daha detaylı bir bakış ile toplam doğurganlık hızının 1,5'in altında kaldığı il sayısı 2017 yılında 4 (Zonguldak, Edirne, Bartın, Gümüşhane) iken 2025 yılında il sayısı 59'a yükselmiştir. Bunların dışında 2025 yılı sonu itibarıyla sadece Şanlıurfa'da ortalama 3 çocuğun üzerinde toplam doğurganlık hızı görülebilmiştir.
Türkiye'nin Doğurganlık Hızı Dünya ve AB Ortalamaları Arasında
Türkiye, 2025 yılı itibarıyla 1,42'lik toplam doğurganlık hızı ile 2,24 olan dünya ortalamasının altında ancak 1,34 olan Avrupa Birliği'ne üye 27 ülkenin ortalamasının üstünde kalmaktadır. AB'ye üye ülkeler arasında ortalama çocuk sayısı bakımından Bulgaristan (1,72) ve Fransa (1,61) sıralamada başı çekerken; Avusturya (1,31), Yunanistan (1,24), İtalya (1,18), İspanya (1,1) ve Malta (1,01) AB ortalamasının altında kalarak son sıralarda yer almaktadır.
Doğurganlığın Her Halde ve Şartta Azalması
Doğurganlığın olup olmamasını belirleyen birçok etken bulunmaktadır. Eğitim, kadının iş gücüne daha fazla katılımı, kentleşme, bakım, ekonomik ve sosyal durumlar gibi etkenler çocuk sahibi olmayı çoğu halde engelleyen bariyerler olarak görülürler. Ancak son yıllarda herhangi bir değişkene bağlı olmaksızın her halde ve şartta doğurganlığın düştüğü görülmektedir. Annenin eğitim durumu yükseldikçe genel olarak doğurganlık eğilimleri düşmekle birlikte okuma yazma bilmeyen yahut okuma yazma bilip bir okul bitirmeyen annelerin çocuk sahibi olma eğilimlerinde de azalma görülmektedir. 2020 yılında 3,22 olan bu sayı, düzenli azalışlar ile 2025 yılı itibarıyla 2,07'ye kadar gerilemiştir. Bu sayıya, ilköğretim, ortaokul veya dengi okul mezunu olan anneler 2025 yılındaki 2,03 çocuk sayısı ile ulaşmaktadırlar. Benzer biçimde lise veya dengi okul ve yükseköğretim mezunu olanlarda da azalmalar devam etmektedir. Tek istisna ise ilkokul mezunlarında görülmekte ve nüfusun kendini yenileyebilme eşiğinin üzerinde kalınarak 2,51'lik toplam doğurganlık hızına erişilebilmektedir.
Kent ve Kır Ayrımında Doğurganlık
Eğitimin yanı sıra barınma biçimleri de doğurganlık hızlarına etki edebilmektedir. Eski tarihlerde kırsal alanın ortalama olarak doğurganlık hızlarında mütemadiyen artışlar gözlenebilirken şimdilerde tıpkı kent alanları gibi doğurganlık eğilimlerinde azalmalara şahit olunmaktadır. Bunda en önemli faktör olarak geçmişten günümüze her geçen yıl kent nüfusunun artması, kırdan kente doğru hareketliliğin söz konusu olmaya devam etmesi ve yaşlı nüfusun kırsal alanda oran bakımından daha fazla olması etkenleri akıldan çıkarılmamalıdır. Türkiye'de de kent ve kır sınıflandırmasına göre kırsal alanda, orta yoğun kentlerde ve yoğun kentlerde her geçen yıl toplam doğurganlık hızında azalmalar görülmektedir.
Ne Yapabiliriz?
Demografi literatürünün genel varsayımları ve yaklaşımlarının ötesinde insanlık tarihi boyunca daha önce hiç olmadığı halde genel bir doğurganlık azalışına şahit olunmaktadır. Geçmiş dönemlerde doğumları azaltmak, nüfusun artmasını engellemek gibi birçok yönteme başvurulan birçok ülkedeki uygulamanın tam aksine doğurganlığın önünde engel olabilecek etkenlerin ortadan kaldırılmasına yönelik tedbirlerin, teşviklerin ve politikaların yaygınlaştırılmasına rağmen canlı doğum sayıları istenilen seviyelere ulaşamamaktadır. Bu gidişatta bir sorun olduğu aşikârdır. Peki, bu durumda sorun nedir, neden kaynaklanmaktadır ve bu hususta ne yapılabilir?
Fiziksel ve Sosyal Engellerin Kaldırılması
Her şeyden önce insanın doğurganlığına olumsuz etkide bulunabilecek engellerin bertaraf edilmesi gerekmektedir. Öyle ki, toplumda yaygın fiziksel sebeplere bağlı sebepler tespit edilerek sorunlar çözüme kavuşturulmalıdır. Bu hususta içinde bulunduğumuz kent hayatı içerisindeki yaşam kalitesi, radyoaktif maddeler, hazır gıdalar, ilaçlar, takviyeler, organik olduğu iddia edilerek genetiği ile oynanmış besinler, her türlü kirlilik, trafik, stres, kaygı vb. durumlardan uzak durularak gerçekten sağlıklı bir hayatın mümkün kılınması sağlanmalıdır. Türkiye'de geçmiş yıllara kıyasla azalma eğilimi görülse de sezaryen doğumun acil şartlar dışında tercih edilmesine engel olunabilmesi sağlanmalıdır.
Sosyal Değişim ve Dijital Çağın Etkisi
İnsan metabolizmasının doğurganlık için gerekliliklerinin yanı sıra sosyal hayatta da değişimleri gerçekleştirmek gerekmektedir. Bu bağlamda biyolojik infertilitenin (kısırlık) ötesinde sosyal inferitilitenin ve gönüllü çocuksuzluğun neden artış gösterdiği ve bu sürecin doğurganlığa döndürülebilmesinin yolları aranmalıdır. Bu hususta doğurganlığı mümkün kılacak bütün maddi politikaların ötesinde kitle iletişim araçları vasıtasıyla doğurganlık bilincinin insanca, bir topluluk ve aile olarak yaşanabilecek bir algı sürecine ihtiyaç vardır. Birey olup bireyci olmama, yalnız kalmama, kardeşlere sahip olma, büyük bir aile içinde büyüme gibi güzel hasletler vurgulanmalı ve yaşatılmalıdır.
İnternet ve akıllı telefonlar vasıtasıyla edinilen bilgi ve algının, doğurganlık eğilimlerine etki ettiklerini düşünmek hiç de zor değil. Bu cihazların çoğunlukla vücudumuza yakın bir şekilde taşınıyor ve kullanılıyor oluşu dahi fiziksel olarak doğurganlık kabiliyetimize zarar verebilir. Ancak daha da önemlisi bu araçlar vasıtasıyla tüm dünyadan çoğunlukla ücretsiz bir şekilde haberdar olma, bu mecralara etki bırakabilme ve hatta gelir elde edebilme mümkün iken farkında olarak ya da olmayarak bu mecralardaki söylemin içine çekilebilmekte, ona göre söylem ve eylemde bulunabilmekteyiz. Artık birçok ülkede çiftlerin daha az çocuk yapmasından ziyade evlenememesinden söz edilmektedir. Bu anlamda akıllı telefonlar aracılığıyla kullanılan farklı uygulamalar insan ilişkilerini kısa vadeli ve tüketilebilir bir biçime dönüştürerek genç yetişkinler arasında yalnızlığı ve bekârlığı artırmaktadır. Ekran süresi arttıkça çocuk sahibi olma oranları da yeni nesillerde azalmaktadır. Dijital dünya, bireylere dopamin ihtiyacını ekrandan karşılama imkânı vererek evlenmenin, sorumluluk sahibi olmanın, çocuk büyütmenin zahmetli olduğunu yaymaktadır. Sabırlı olma, tahammül etme, paylaşma, topluluk ve aile olma gibi asli vasıflar böylelikle askıya alınabilmektedir.
"İnsanoğlu yediğinden içtiğinden çok gördüğünden ve duyduğundan zehirlenir" cihetinden bakıldığında doğurganlığın artırılabilmesi için kimine göre iyi ya da kötü maddi olarak her şeyin yapılmaya çalışıldığı bir zamanda geriye bu araçların hayatımızdaki yerine bakmamız gerekliliği karşımıza çıkmaktadır.



