Bugünlerde Türkiye'den ve dünyanın dört bir yanından milyonlarca Müslüman kutsal topraklarda hac ibadetini yerine getirmek için gün sayıyor. Günümüzde birkaç saatlik uçak yolculuklarıyla ulaşılan Hicaz'ın Türkiye açısından yakın tarihi ise oldukça çarpıcı hikâyelerle dolu. Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'na dâhil olmasıyla kesintiye uğrayan bu ibadet, Cumhuriyet'in tek partili yıllarında uzun süre devlet himayesinden mahrum kaldı ve kaçak yollarla, bin bir meşakkatle gerçekleştirilen istisnalar dışında neredeyse yapılamaz hale geldi. Yaklaşık otuz yıllık bu fetret döneminin ardından, çok partili hayata geçişin de etkisiyle engeller yavaş yavaş kalktı ve Türkiye'den hac maksadıyla Hicaz'a gitmek görece kolaylaştı.
Osmanlı'nın Sancılı Yıllarında Hac Yollarının Akıbeti
Birinci Dünya Savaşı yılları, Türk Müslümanları için hac ibadetinin ciddi kesintilere uğradığı sancılı bir dönemin başlangıcı olmuştu. Savaş devam ederken Mekke Şerifi Hüseyin'in isyan etmesi, bölgede etkinlik kazanan İngiltere ve Fransa gibi emperyalist güçlerin faaliyetleri ve otorite boşluğundan faydalanan bedevî kabilelerinin saldırıları asırlardır güvenle işleyen hac yollarını tehlikeli güzergâhlara dönüştürdü. Osmanlı'nın asırlar boyu her hac mevsiminde büyük bir ihtişamla kutsal topraklara uğurladığı Surre Alayları, 1916 ve 1917 yıllarında zorluklarla Medine ve Şam'a kadar ulaşabilmiş, 1918 sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi'yle birlikte Hicaz'ın fiilen kaybedilmesi ise hac ibadetini Türk Müslümanları açısından uzun süreli bir kesinti, hatta bir tür "fetret dönemi" içine sokmuştu.
Tek Parti İdeolojisi ve Hac
Hac ibadetini açıkça ve kanunî bir çerçevede yasaklayan müstakil bir düzenleme olmamasına rağmen Cumhuriyet'in ilanından çok partili hayata geçişe kadar uzanan yaklaşık 30 yıllık süreçte ise devlet eliyle herhangi bir resmî hac organizasyonu yapılmadığı gibi şahsi çabalarla hacca gitmek de neredeyse imkânsızdı. Bu uzun kesintinin görünür sebepleri arasında döviz yasağı, ulaşım şartlarının zorluğu ve hac güzergâhında kolera gibi salgın hastalıkların oluşturduğu riskler gösterilmekteydi. Yurt dışına çıkışları sınırlayan 1938 tarihli Pasaport Kanunu da döviz çıkışını engelleme gerekçesiyle hac seyahatini fiilen imkânsız hâle getirmişti. Fakat meseleye daha yakından bakıldığında hac ibadetinin bu dönemde fiilen engellenmesinin arkasındaki esas sebebin tek parti iktidarının kurmaya çalıştığı yeni rejimin katı ideolojik tercihleri ve dinî hayatı kamusal alandan çekme arzusu olduğu görülmektedir.
Yeni Cumhuriyet'in idarecileri, katı bir Batılılaşma programını ve dinin kamusal alandaki görünürlüğünü azaltmayı, devlet politikasının temel unsurlarından biri olarak benimsemiş ve bu çerçevede hac ibadeti İslâm dünyasıyla kurulacak riskli bir temas alanı olarak yorumlanmıştı. Dönemin ideolojisini destekleyen bir takım "aydınlar" ise hacca giden vatandaşların Arap coğrafyasında rejim karşıtı telkinlere maruz kalabileceğini ve inkılaplara karşı olumsuz bir tutum geliştirebileceğini dile getiriyordu. Devlet, dini daha çok bireysel ve vicdani bir alana çekmeye çalışırken, milletler üstü ve toplu bir ibadet olan hac, dinin kamusal alandaki görünürlüğünü sınırlama siyasetiyle açık bir gerilim taşıyordu.
Kaçak Hac Yolları
Resmî kanalların kapalı olması ve bürokratik engeller, dinî vecibesini yerine getirmek isteyen halkın bir kesimini durdurmaya yetmemişti. Pek çok mütedeyyin Anadolu insanı yıllarca biriktirdiği parayla, son derece meşakkatli ve çoğu zaman yasa dışı yollara başvuruyordu. Ya doğrudan kaçak yollarla ya da Suriye, Lübnan ve Mısır gibi ülkeler üzerinden tüccar pasaportu alarak Hicaz'a ulaşmaya çalışan hacı adayları, büyük masraflara katlanmak zorunda kalırken, kaçakçı şebekelerinin istismarına uğruyor ve yolculuk boyunca ağır sıkıntılar yaşıyordu. Bu zorlu yolculuğu tamamlayıp hacı olma bahtiyarlığına erişebilenler ise dönüşte yakalandıkları takdirde pasaportsuz yurt dışına çıkmanın cezai yaptırımlarıyla karşılaşıyordu.
Tek parti yönetiminin din üzerindeki bu katı ve içe kapatıcı politikası, zamanla dış politikada da Türkiye'nin zayıf noktalarından biri hâline geldi. Özellikle Fransa'nın kendi sömürgelerindeki Müslümanlar için hac gemileri tahsis etmesi ve dine karşı hasmane tutumu ile bilinen Sovyet Rusya'da dahi Müslüman tebaanın uçaklarla hacca gidebilmesi, Türkiye aleyhine etkili bir propaganda malzemesine dönüştü. Irak ve Suriye'den yayın yapan radyoların, Türkiye'nin kendi vatandaşlarına hac izni vermemesini sürekli gündeme taşıması halk arasında hükümete yönelik ciddi bir kırgınlık ve tepki doğurmuştu.
Haccın Önündeki Engeller Kalkıyor
İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte küresel çapta girilen demokratikleşme atmosferi ve hemen 1945'te çok partili hayata geçiş, bu katı tablonun değiştiği kırılma noktasıdır. 1946'da kurulan Demokrat Parti'nin, CHP döneminde daralan dinî alanı genişletme vaadiyle halkın karşısına çıkması ve muhafazakâr seçmenin siyasal ağırlığını fark etmesi, iktidardaki CHP'yi de büyük ölçüde oy kaygısıyla laiklik politikasını gözden geçirmeye zorladı.
Bu değişimin rüzgârı içinde bazı gazeteciler hac meselesinin halkta yarattığı rahatsızlığa dikkat çekiyor, Sovyet Rusya ve Fransa örneklerini hatırlatılarak hacca döviz ve vapur tahsis edilmesinin CHP'ye ciddi bir sempati ve oy kazandırabileceği öne sürülüyordu. Bu dönemde hac meselesinin yanında okullarda din derslerinin müfredata konulması, İmam-Hatip kurslarının açılması ve Ankara Üniversitesi bünyesinde İlahiyat Fakültesi'nin teşkil edilmesi gibi dini alana dair özgürleştirici icraatlar siyasi rekabetin ve seçmen desteğinin önemli bir başlığı olarak tebarüz etti. Bu yeni atmosfer içinde, 1947 yılında ilk defa hacı adaylarına resmî olarak pasaport verilmesi ve kişi başı 2000 Türk lirası karşılığı döviz tahsis edilmesi kararlaştırıldı.
1947: İlk Resmî Seferin Sancıları
1947 yılı bu bakımdan önemli bir milat oldu. Basındaki yansımalar, hac meselesinin bu tarihten itibaren yeniden görünürlük kazandığını açıkça göstermektedir. Yalnızca hac yolculuğunun kolaylaşması değil, hac etrafında oluşan hatıraların, anektodların, yolculuk hikâyelerinin ve gazete haberlerinin artması da uzun yıllar bastırılmış bir dinî meselenin yeniden kamusal dolaşıma girdiğini göstermesi bakımından önemlidir. On yıllar sonra gerçekleşen ilk resmî hac seferi ise ciddi organizasyon eksiklikleri ve hac güzergâhındaki ülkelerde patlak veren kolera salgını nedeniyle adeta bir kâbusa dönüşmüştü. Türk hacılarına verilen döviz çeklerinin Mısır makamlarınca çok düşük kurdan bozdurulması, hacı adaylarını büyük bir maddi sıkıntıya sürükledi. Buna vapurcular ve komisyoncular tarafından yapılan istismarlar da eklenince, yolculuk pek çok hacı için ağır bir mağduriyete dönüştü.
Hac dönüşünde ise hükümet, koleranın ülkeye sıçramasını önlemek için son derece sert tedbirler aldı. Lübnan'dan uçakla yahut vapurlarla dönen hacılar, Tuzla Tahaffuzhanesi'nde ve Bakırköy Akıl Hastanesi'nde oluşturulan özel bölümlerde günlerce sıkı karantina altında tutuldu. Ziyaretçileriyle ancak pencerelerden görüşebilen hacıların getirdiği hurma ve zemzem suları dahi kolera mikrobu taşıyabileceği şüphesiyle ilaçlanarak Marmara'ya döküldü.
Demokrat Parti Döneminde Kontrollü Serbestlik
Hac seferleri 1950 yılında Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte yavaş yavaş devlet denetiminde ve daha nizamî yürütülen bir organizasyona dönüşmeye başladı. Meclis'te önceki yıllarda hacca giden bazı yaşlı, yoksul ve kılık kıyafeti yıpranmış vatandaşların yabancı ülkelerde zor durumda kalması hatta dilenmek mecburiyetinde kaldıklarına dair haberlerin Türkiye'nin prestijini zedelediği gibi konular dahi tartışıldı. Bu nedenle 1954 ve 1955 yıllarında çıkarılan talimatnamelerle hacca gidecek kişiler için mali, sıhhi ve adli bakımdan uygun olması ve temiz, düzgün elbiseler giymeleri gibi şartlar getirildi.
Hac Yolculuğu Penceresinden Yakın Tarihe Bakmak
Hac meselesi, yakın tarihimizde devletin dinle kurduğu ilişkinin ve siyasî iklim değiştikçe dinî hayat üzerindeki baskıların nasıl gevşeyebildiğinin de bir göstergesidir. Bir tarafta hac farizasını yerine getirmek için yıllarca para biriktiren, kaçak yollara düşen, dönüşte cezayı, karantinayı ve yoksulluğu göze alan Anadolu insanı vardı. Diğer tarafta ise dinin kamusal görünürlüğünü sınırlamak, dinî hayatı denetim altında tutmak ve yeni rejimin modernleşme tasavvuruna uygun bir toplumsal düzen kurmak isteyen idari merkez bulunuyordu. İç baskılar, değişen küresel konjonktür ve çok partili hayata geçiş dini alanın genelinde olduğu gibi Hac meselesinde de bir rahatlamayı netice verdi. Bugün son derece konforlu şartlar altında, birkaç saatlik uçak yolculuklarıyla ve devletimizin sunduğu imkânlarla yapılan hac yolcuğunun yakın geçmişinde işte böylesine gerilimli ve hüzünlü tarafları olan bir hikâye yatmaktadır. Bu dalgalı serencam ise özünde Türkiye'nin kendi toplumsal gerçekliği ve kadim kökleriyle yeniden barışma hikâyesidir.



