Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu/Mardin Artuklu Üniversitesi
Keir Starmer, 22 Haziran 2026 sabahı Downing Sokağı önünde yaptığı duygusal konuşmayla Başbakanlık'tan ve İşçi Partisi liderliğinden istifa ettiğini açıkladı. “Ülkeyi sevdiğim için istifa ediyorum” diyen Starmer, yalnızca 2 yıl önce elde ettiği tarihi seçim zaferinin ardından sahneden ayrıldı. Krallık'taki siyaseti takip edenler için beklenen bir gelişme olan bu istifa, döngüsel bir çöküşün yeni halkasından ibaret. Nitekim Starmer'ın halefi Birleşik Krallık'ın son on yıl içerisindeki yedinci başbakanı olacak. Karşılaştırmalı olarak, 1970'lerden 2010'lara uzanan kırk yıllık süreçte yalnızca 6 başbakan görev yapmıştı. Her istifanın gerekçesi farklı görünüyor, ama bu çeşitlilik yanıltıcı.
SAHNE DEĞİŞİYOR, SENARYO AYNI
David Cameron, 2016'da kendi açtığı Brexit referandumunu kaybedince istifayı zorunlu gördü. Halkı Avrupa'da kalmaya ikna etmeye çalışmış, ancak başarısız olmuştu. Theresa May bu enkazı devraldı; AB ile müzakere ettiği ayrılık anlaşması parlamentodan üç kez geri döndü ve Mayıs 2019'da gözyaşlarıyla ayrıldı. Boris Johnson, “Brexit’i tamamlamak” sloganıyla 2019'da büyük çoğunlukla seçildi; ancak pandemi sürecinde Downing Sokağı'nda düzenlenen partiler — kamuoyunda “Partygate” olarak bilinen skandal — iktidarını fiilen bitirdi. İngiltere karantinadayken, insanlar yakınlarını göremezken, Başbakanlık ofisinde şarap içiliyordu. Haziran 2022'de kabinesindeki toplu istifalar onu koltuğunu bırakmak zorunda bıraktı. Ardından gelen Liz Truss, tarihe 45 günle geçti: borçlanmayla finanse edilen vergi indirimleri paketi piyasaları sarstı, sterlin çakıldı, mortgage faizleri haftalar içinde ikiye katlandı. Rishi Sunak bu kaosu devraldı, seçilmeden önce başbakan oldu ve 2024'te seçim felaketine uğradı. Starmer bu enkazın üstüne kurulu bir iktidara sahip oldu — ve o da iki yıl içinde aynı kapıdan çıktı.
Birleşik Krallık'ta 1974'ten bu yana hiçbir başbakan genel seçimi kazanıp bir sonraki seçimde kaybederek görevini bırakmadı. Liderler artık sandıkta değil, kendi partilerinin içinden gelen baskıyla devriliyordu. Bu tablo, parlamenter sistemin yapısal bir zaafını gözler önüne seriyor. Cameron, Avrupa karşıtı isyankâr milletvekilleri yatıştırmak için Brexit referandumunu kabul etti; Johnson, kendi milletvekilleri destekten çekilince düştü; Starmer ise sosyal yardım kesintileri ve sert göç politikaları nedeniyle kendi partisini karşısına aldı. Lider değişimi kolay, sistem değişimi neredeyse imkânsız. Her yeni isim aynı kurumsal kısıtlar ve finansal baskılarla karşılaşıyor; sahne değişiyor, senaryo ise aynı kalıyor. Ancak bu noktada kritik bir soru gündeme geliyor: Birleşik Krallık gibi derin bir apolitizmin hüküm sürdüğü bir toplumda bu istifalar gerçekte ne ifade ediyor?
SİYASET BİR AZINLIĞIN İŞİ OLUNCA
Birleşik Krallık, siyasi katılımın son derece sınırlı olduğu bir toplum. Siyasi tartışma büyük ölçüde Londra'nın belirli çevrelerine, medya kuruluşlarına ve parti mekanizmalarına hapsolmuş durumda. Sıradan vatandaş için Cameron ile Starmer arasındaki fark, hayatını doğrudan etkileyen politikalar meselesi değil, ekranda gördüğü yüzler meselesi. Bu tabloda istifalar ve hükümet değişimleri bambaşka bir anlam kazanıyor. Siyasetin gerçek anlamda toplumsal bir müzakere zeminine oturduğu yerlerde lider değişimi sarsıcı olabilir; toplumsal enerji seferber olur, alternatifler tartışılır. Ama siyasetin küçük bir azınlığın tekelinde kaldığı yerlerde istifalar neredeyse teknik bir süreç gibi işler — koltuk değişir, sistem devam eder, hayat akar. Kaos yoktur çünkü kitleler zaten politika yapım sürecine dahil değildir. Seçimlere katılım oldukça düşüktür ve siyaset azınlığın işi olarak görülür.
Birleşik Krallık siyasetini bu çerçevede okumak gerekiyor. Üstte dramatik görünen siyasi çalkantı, altta ise bu gürültünün içinde eriyip derinleşen toplumsal sessizlik. Bu sessizlik, sistemin bir arızası değil; büyük ölçüde onun işleyiş biçimi. Küresel finans sisteminin merkezlerinden biri olmayı sürdüren, City of London aracılığıyla eski sömürge coğrafyasıyla ekonomik bağlarını koruyan bu ülkede siyasi istikrarsızlık görünürdeki kadar tehlikeli değil. Liderler değişiyor; yapı sabit kalıyor.
BURNHAM NEYİ DEĞİŞTİREBİLİR?
Mayıs 2026 yerel seçimlerindeki ağır kayıpların ve ardından gelen kabine istifalarının yarattığı baskıyla köşeye sıkışan Starmer'ın yerini Andy Burnham'ın alması bekleniyor. Ana rakibi Wes Streeting'in yarıştan çekilerek Burnham'ı desteklemesiyle liderlik adeta bir “taç giyme törenine” dönüşüyor. Bu görünüm, değişimin parti tabanının değil, parlamentodaki dar bir grubun iradesiyle şekillendiğini düşündürüyor.
Burnham popüler bir isim ama geçmişi de sorular barındırıyor. 2005-2009 yılları arasında Mid Stafford Hastanesi'nde yüzlerce hastanın yetersiz bakım nedeniyle hayatını kaybettiği skandal döneminde Sağlık Bakanlığı görevini yürütüyordu. Hayatını kaybedenlerin yakınlarıyla görüşmeyi reddetti. Aynı zamanda İsrail'i hiçbir zaman soykırımla suçlamamış, Siyonist çevrelerle güçlü ilişkiler içinde olduğu belirtilen biri olarak öne çıkıyor. Önceki başbakanları yıpratan kırık vaatler ve U dönüşleri meselesinde Burnham da muaf değil: Büyük Manchester Temiz Hava Bölgesi kararındaki geri adımının 100 milyon sterline mal olduğu bildiriliyor.
Burnham'ın kişisel popülaritesi kısa vadede İşçi Partisi'nin kamuoyu desteğini artırabilir. Ama ülkenin temel sorunları — zayıf büyüme, altyapı yetersizliği, toplumsal hizmetlerin çöküşü — yeni lidere de aynı sert gerçeklerle yüzleşeceğini hatırlatıyor. Her başarısız başbakanlık, bir sonrakini daha zor hale getiriyor: Yeni lider aynı derin sorunları, aynı tedirgin milletvekillerini ve kamuoyunun daha da azalan sabrını devralıyor. Aksi takdirde yaşanan değişim, döngünün yeni bir bölümü olmaktan öteye geçemeyecek. Bu döngü kırılmadığı sürece Britanya için görünüm parlak değil.



