Etkileşim Avcılığı ve Toplumsal Hissizleşme: Görünüyorum Öyleyse Yokum
Etkileşim Avcılığı ve Toplumsal Hissizleşme

Dijital çağın getirdiği en büyük tehditlerden biri olan etkileşim avcılığı, toplumsal değerleri ve bireysel mahremiyeti hızla aşındırıyor. Uzmanlar, sosyal medyada daha fazla beğeni ve ilgi uğruna yapılan paylaşımların, toplumda ciddi bir hissizleşmeye neden olduğunu ve bu durumun ontolojik bir yarılmaya işaret ettiğini belirtiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada bu durumu 'etkileşim avcılığı hastalığı' olarak tanımlaması, sorunun geldiği noktayı gözler önüne seriyor.

Hukuk ve Ahlak: Toplumsal Huzurun Teminatı

Toplumun farklı kesimlerinin aynı olaya farklı anlamlar yüklemesi doğal bir durumdur. Ancak farklı inanç, kültür ve ideolojilerin barış içinde bir arada yaşayabilmesi için hukuk ve ahlak gibi temel dinamiklerin güçlü kalması şarttır. Hukuk, ortak kuralları belirleyerek hak ve özgürlükleri güvence altına alırken; ahlak, bireylere içsel bir motivasyonla doğru ve adil olma bilinci kazandırır. Bu iki değerin zayıflaması, toplumsal huzurun temelini sarsar.

Geleneğin muhafazası ile yenilik arasındaki gerilim, toplumun farklı kesimlerinde farklı tepkilere yol açıyor. Kimi geleneği ontolojik bir zorunluluk olarak görürken, kimi değişimin kaçınılmaz olduğunu savunuyor. Oysa sağlıklı bir toplum, kültürel birikimini koruyarak çağın gereklerine uyum sağlayabilmelidir. Bu denge kurulamadığında, toplumsal savrulmalar kaçınılmaz hale gelir.

Geniş Pickt afişi — Telegram için ortak alışveriş listesi uygulaması

Mahremiyetin İhlali ve Dijital Tehditler

Dijital yenilikler hayatı kolaylaştırırken, beraberinde ciddi tehlikeler de getiriyor. Yapay zekâ uygulamaları, sosyal medya içerikleri ve hızlı bilgiye erişim, manipülasyon, bilgi kirliliği ve dolandırıcılık gibi sorunları tetikliyor. Özellikle sosyal medyada mahremiyetin ortadan kalkması, bireylerin özel hayatlarını hiçbir sınır gözetmeksizin paylaşması, ahlaki ve psikolojik sorunlara yol açıyor. Evini, yatak odasını, yemeğini hatta ailesini paylaşan insanlar, farkında olmadan toplumsal değerleri aşındırıyor.

Ekonomik açıdan da lüks yaşamların sergilenmesi, gereksiz tüketimi ve müsrifliği teşvik ediyor. İnsanlar, sosyal medyada gördükleri yaşamlara özenerek maddi sıkıntılara düşüyor. Ayrıca dijital platformlardaki verilerin büyük şirketlerce işlenmesi, tüketici davranışlarının kolayca yönlendirilmesine neden oluyor. Bu durum hem bireysel özgürlüğü hem de ulusal bağımsızlığı tehdit ediyor.

Psikolojik Etkiler ve Narsistleşme

Dijital ortamlar, bireylerin kendilerini başkalarıyla kıyaslamasına ve öz saygılarını kaybetmesine yol açıyor. Gerçek ile sanal arasındaki mesafe açıldıkça, sanal hayat daha fazla önem kazanıyor. Kullanıcılar, samimi duygularını paylaşmak yerine dikkat çekmeye odaklanıyor. Daha fazla beğeni ve onay almak için narsist bir kişilik geliştiriliyor; provokatif içerikler, hakaretler ve asılsız iddialar etkileşim kuralı haline geliyor.

Bu durum, kişinin kendi düşüncesini mutlak hakikat olarak görmesine ve farklı görüşlere tahammülsüzlüğe neden oluyor. Empati zayıflıyor, kibirli ve benmerkezci yaklaşımlar öne çıkıyor. Toplumun huzurlu bir şekilde bir arada yaşaması için karşılıklı saygı, iletişim ve dürüstlük şart. Ancak sosyal medyada dikkat çekmek uğruna bu değerlerin zedelenmesi, herkese ve topluma ciddi zarar veriyor.

Toplumsal Hissizleşme ve Normalleştirme Tehlikesi

Olumsuz içeriklerin sık sık paylaşılması, zamanla normalleşmeye ve toplumsal hissizleşmeye yol açıyor. Hannah Arendt'in Nazi Almanyası'nda gözlemlediği gibi, insanlar büyük adaletsizlikleri düşünmeyi bıraktıklarında normalleştirebiliyor. Benzer bir durum, Gazze'de yaşanan vahşeti normalleştiren İsrail toplumunda da görülüyor. Erich Fromm da bu durumu bir nevroz olarak tanımlıyor; toplumlar, çözemedikleri sorunlara uyum sağlayarak normalleştiriyor.

Pickt makale sonrası afişi — aile illüstrasyonlu ortak alışveriş listesi uygulaması

Bu normalleştirme, sorunu ortadan kaldırmıyor. Kişinin özel hayatını paylaşması, mahremiyetin ihlali ve ahlaktan kopuş, kabul edilebilir bir durum değil. Bu çağda yaşanan, sıradan bir kuşak çatışması değil; dijitalleşmenin yol açtığı ontolojik bir yarılmadır. Teşhiri hüner sayan modern insan, 'Ben ahlaka tabi değilim' yanılgısıyla kendi varlığının içini boşaltıyor.

Erdoğan'ın Uyarısı ve Kamu Görevlilerinin Sorumluluğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti toplantısında yaptığı konuşmada bu soruna dikkat çekerek durumu bir hastalık olarak tanımladı. Erdoğan, "Seçmenden oy isterken müşfik, mütevazı ve saygılı ama milletten yetkiyi aldıktan sonra kibirli, üstenci, incitici bir tavır bizim tavrımız değildir. Bunu özellikle şunun için söylüyorum; sosyal medyanın da tesiriyle etkileşim avcılığı denilen bir hastalığın hem toplumda hem kamuda hem de yerel yönetimlerde yayıldığını görüyoruz. Mahremiyet yok sayılırken, özel alan kavramı anlamını yitirmekte, görünür olmak, gündeme gelmek, tartışılmak, insan onuru dahil her türlü değerin, hassasiyetin önüne geçmektedir. Ne pahasına olursa olsun, gündem olma ve gündemde kalma kaygısı bir müddet sonra büyük bir kapana dönüşmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse; bu kapana siyasetçiler de düşmektedir. Maalesef kendi arkadaşlarımızın bir kısmının da bilerek veya bilmeden bu ters akıntıya kapıldıklarına şahit oluyoruz." dedi.

Erdoğan'ın bu uyarısı, kamu görevlilerinin sosyal medyada dikkat çekme çabalarının kurumsal ciddiyeti zedelediğine işaret ediyor. Kamu görevlisinin temel işlevi ilgi çekmek değil, kamu yararına işler yapmaktır. Kişisel marka oluşturma çabası, asli vazifenin önüne geçtiğinde makamın kişiselleşmesi tehlikesi doğar. Kurumsallığın tesis edilmesi, kamu kurumlarının en temel iddiasıdır; odak noktası kişiler değil kurumlar olmalıdır.

Kantarın Topuzu Kaçarsa

Kamusal görünürlük elbette değerlidir; yapılan işlerin anlatılması, halkla iletişim kurulması ve icraatların tanıtılması demokrasiyi güçlendirir. Ancak terazi bozulduğunda ve görünürlük ana hedef haline geldiğinde, siyaset bir performans sahnesine dönüşür. Bu durum, demokrasiyi dışlayıp popülizmi besler; kamu görevlisini ve toplumu tüketerek ahlaki çöküşe ve toplumsal yozlaşmaya yol açar. Sağlıklı bir toplum için hukuk ve ahlakın korunması, etkileşim avcılığına karşı direnç gösterilmesi şarttır.