Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik dengelerini yeniden şekillendirecek nitelikte. Anlaşma, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kolektif savunma taahhüdü getirirken, Batı basınında 'Müslüman NATO'su' benzetmesiyle yankı buldu.
Üçlü Zirve ve Anlaşmanın İmzalanması
Mekke'deki Safa Sarayı'nda gerçekleşen üçlü zirvede, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif bir araya geldi. Zirvenin ardından üç ülke arasında 'Mekke Ortak Savunma Anlaşması' imzalandı. Anlaşmaya göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, tümüne yapılmış sayılacak ve kolektif caydırıcılık mekanizması devreye girecek.
Anlaşmanın kapsamı, savunma işbirliğinin yanı sıra koordinasyon ve istihbarat paylaşımını da içeriyor. Bu düzenleme, 2025'te imzalanan Suudi-Pakistan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması'nın üzerine inşa edildi. Bölgesel gerilimin tırmanması, özellikle Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik operasyonlarının ardından yaşanan gelişmeler, bu adımın zamanlamasını anlamlı kılıyor.
Bölgesel Gerilim ve Güvenlik Arayışı
İran ve bağlı grupların Körfez ülkelerine yönelik saldırıları ile Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz'deki denizcilik kesintileri, Suudi Arabistan'ın güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme arayışını hızlandırdı. Bu bağlamda Mekke Anlaşması, ABD merkezli güvenlik garantilerinin sorgulandığı bir dönemde bölgesel aktörlerin kendi aralarında kolektif bir mekanizma kurma çabasını temsil ediyor.
Sabah Gazetesi Yazarı Melih Altınok, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: "Mekke Anlaşması, ABD merkezli güvenlik garantilerinin sorgulandığı bir dönemde bölgesel aktörlerin kendi aralarında kolektif bir mekanizma kurma çabasını temsil ediyor. Mevcut ittifakları ortadan kaldırmıyor; fakat Ortadoğu güvenlik mimarisinde çok taraflı ve daha bağımsız bir denge arayışını güçlendiriyor."
Batı Basınından 'Müslüman NATO'su' Yorumu
Ankara, düzenlemenin salt savunma nitelikli olduğunu, belirli bir aktöre yönelik bulunmadığını ve diğer bölgesel ülkelere açık kaldığını özenle vurguluyor. Buna karşılık Batı basını şimdiden "Müslüman NATO'su" yakıştırmalarına başladı. Bu telaşın yersiz olmadığını belirten Altınok, "Türkiye'nin savunma sanayii ile askeri tecrübesi, Suudi Arabistan'ın petrole dayalı ekonomik-jeopolitik ağırlığı ve Pakistan'ın nükleer gücü eşsiz bir birleşim oluşturuyor" dedi.
İbrahim Anlaşmalarından Farklı Bir Güvenlik Yaklaşımı
Anlaşmanın İbrahim Anlaşmaları ile ilişkisi doğrudan bir ikame değil, farklı bir güvenlik yaklaşımını yansıtıyor. İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile normalleşme sürecini esas alırken, bu üçlü düzenleme Filistin meselesine bağlı koşulları koruyan ve İsrail'i dışarıda bırakan bir Müslüman ülkeler arası kolektif savunma çerçevesi sunuyor.
Suudi Arabistan'ın normalleşme için Filistin devletinin kurulmasını önkoşul olarak sürdürmesi ile Türkiye ve Pakistan'ın benzer tutumları bu ayrımı daha da belirginleştiriyor. Bu yönüyle Mekke Anlaşması, bölgesel güvenliğin yeniden tanımlanmasında önemli bir kilometre taşı olarak değerlendiriliyor.



