Ahsen Öztaş/Sanat Tarihçisi - Yazar
“Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.” (Rahmân, 9.) Denge, ölçü, tartı, terazi anlamlarında “mizan” geçer bu ayette… Aslında pek çok ayette mizan kelimesinin tesirinde duraksamışızdır. Ben tam bu koordinatta daha yoğun bir muhakeme için duraksamayı uzatmak ve dururken fikren yol almak adına birkaç kelâm edeceğim.
İLAHİ NİZAM
“Mizan”ın, Rahmân Suresi’nin dokuzuncu ayetindeki manası müfessirlerce; adalet… O hâlde süjeyi, girizgâhtaki ayetin maksadına uyacak şekilde ‘adalet, mizan ve denge’ üzere şekillendirmeli. Adaleti insan elinden çıkma zihin fabrikalarının hukuk kanunlarından bir müddet ayrıştıracağım ve daha insanî bir seviyede, vicdan mahkemesinin unsuru olarak, suni anlamından daha kıymetli bir payede ele alacağım. Ama bunu yaparken insan ve vicdan nosyonunun dayandığı ilk ve en önemli mesnedi, bütün anlatım boyunca referans alacağım. O mesnet nedir? Abesle iştigal bir soru cümlesi… Mevzu insan, adalet, denge ve mizansa; mevzunun mesnedi İlahî nizamdan başkası değildir. Zira din hayattır ve hayatın her soluğunda kesintisiz var olur. Ve tüm var oluşların temel ana yasası olduğu üzere, yok kabul edilmek ve hiç riayet edilmemek gibi aksi eylemler, mevcudun değerini eksiltemez. İnsanın, İlahî nizama uygun bir ömür sürüp sürmemesi de vicdan ve akıl mahkemesinin dayandığı hukukunun hangi değerler üzerinden dizayn edildiği problematiğiyle irtibatlıdır.
AKLIN VARDIĞI EN ÜZÜCÜ VASAT
Bir girift manadan söz etmenin lüzumundayım. Zira insan iki tedirgin ontolojik kavramdan hiçbir rafinaj tekniği ile ayrıştırılamaz. Biri inanç sistematiğidir ki; insan bir yaratıcı güce muhakkak inanır. Bunun aksini iddia ettiği ilk anda varlığını batıl kabul etmiş olacaktır. Bunu tamamen İslâmsızlığın yoklukla eş değer oluşundan bağımsız bir idea olarak öne sürmekteyim. Çünkü insanın inanmak ve inanmamak ayrımındaki tercihi; ancak bahsi geçen “objenin” ya da “sistemin” şekli ve vasfı hakkında hür iradeye müsaade eder. Zira ‘inanmamak’ eylemi, lügat varlığı dışında hiçbir geçerli ve makamlı bir ispatı haiz değildir. Herkes bir inanç sistemiyle irtibatlı hareket eder. İnsan, Yaratıcısı olan Allah’a (cc) inanmamak gafletine düştüğü anda yaratıcı ve kâinatı dizayn edici olarak ya başka bir varlığa güç atfedecek ve fiilen olmasa da fikren o sentetik güce ibadet hâlinde bir ömür sürecektir. Bunun dışında ibadetgâh olarak hangi obje, mana ya da kavramı seçerse insan zaten sapkın bir inancın gediklisi olacak. İnançsız olduğu iddiasında bulunan her bir kimlik için kıble -maatteessüf- kendi varlığı olacaktır. Bu, aklın kendini yüceltme yoluyla vardığı en geçersiz ve üzücü vasat. Hakkı bulamayan, yaratıcısı olan Rabbini tanımayan ve belki de tanıdığı hâlde adalet ve denge gibi en hayatî fenomenleri kendi duygusunun ve aklının istikametine tâbi tutan herkes zulmün paydaşı olacaktır. Hiçbir yaratılmış, bilumum ahlakî normlar mevzubahis olduğunda İlahî sistemin kusursuz parçalarının zerresine bile yakın bir değere erişemeyecektir.
Bahsi geçen normların insanın kendisini tesir altına aldığı kadar, yakın ve uzak çevresine de etkilerde bulunacağı varsayımını düşündünüz mü?
İYİ VE KÖTÜNÜN HUDUTLARI AKLIN SINIRLI ZAVİYESİNE TESLİM EDİLEMEZ
Siz Charles Bukowski’ye bu hususta pek de itibar etmeyin. Özetle der ki: İnsanın hayatı kendine aittir ve bütün yanlışları da kendini bağlamaktadır. Oysa İslâm bize peygamberlerin hayatından, onların toplumsal nizamı nasıl teşkilatlandırdığı üzerine misaller vererek Allah’ın kâinatı bir denge ve sebepler silsilesi üzerine var ettiği bilgisini net bir şekilde veriyor. Allahu Teâlâ, insanı bir anne ve baba vesilesine bağlı kılmış, kardeşler, akrabalar, bağlı olunan millet ve ülke sınırları da dâhil olmak üzere, sayısız sebeplere bağlı bir ömre iliklemiştir. Öyleyse kimse adaleti ve dengeyi safi kendi vicdan mahkemesinden referansla icra edemez. Ve hiç kimse iyinin ve kötünün hudutlarını akıl ve düşünce yollarının sınırlı zaviyesine teslim edemez. Ve hiç kimse ölçüyü, tartıyı kendi fikrine tevessülün düşük maliyetli üretimi seviyesine düşüremez. Allah’ın nizamının dışında farklı ölçü birimleri, denge tarikleri, mizan yöntemleri ve adalet bulamaçları meydana getiren illaki bir başkasına zulmetmiş, en azından haksızlık etmiş olacaktır.



