Roma'nın dar sokaklarında Kolezyum'a doğru yürürken, içimden gayri ihtiyari bir rubai mırıldanmaya başladım: "İnsan bastığı toprağı hor görmemeli / Kim bilir hangi güzeldir hangi sevgili / Duvara koyduğun kerpiç yok mu kerpiç / Ya bir Şah kafasıdır ya da vezir eli." Bu dörtlük, Ömer Hayyam'ın imzasını taşıyor; sade, net ve derin bir söyleyiş. Türkçesi büyük ihtimalle Sebahattin Eyüboğlu'na ait, zira Yahya Kemal'in çevirileri daha farklı bir üslup taşır. Şiir, başka bir dile tercüme edildiğinde eksiliyor, kayboluyor; istisnalar olsa da, bu kez Hayyam'ın dizeleri yıllar sonra Roma'da yeniden canlandı.
Gençlik Yıllarında Ezberlenen Şiirler Taşa Kazınır
Bu rubaiyi nerede, nasıl ezberlediğimi tam olarak hatırlamıyorum; gençliğimden kalma bir iz. İlk gençlik yıllarında ezberlemek kolaydır ve o çağda öğrenilenler kolay kolay silinmez. Taşa yazılmış yazı gibi kalır; ihtiyaç anında gün yüzüne çıkar. Birisi "haydi oku" dese aklıma gelmez, ama yeri gelince berraklaşır, güçlü bir şekilde var olur. Roma'nın sabahında işte tam da böyle oldu; Hayyam'ın dizeleri yakama yapıştı, kalbimden tuttu.
Şiir Ezberleme Tutkusu ve Bir Otobüs Molası
Şiir ezberlemeyi hep sevdim; zamanla çaba sarf etmeden ezberleyebilme yeteneği gelişti. Yolları, isimleri, simaları unuturum ama şiir başka. Okur, dinler, ezberlerim. Şiirde önemli olan "darası alınmış söz" olması; zorlama yoksa, his baskınsa, söyleyiş yalınsa ve belli bir ölçüyle yazılmışsa ezberlemek kolaylaşır. On altı, on yedi yaşlarındayken radyoda Sezen Aksu'nun sesinden bir şarkı çalındı: "Sözün şiirlerin mükemmelidir, senden başkasını seven delidir, yüzün çiçeklerin en güzelidir, gözlerin bilinmez bir diyar gibi." Bu dörtlüğü duyar duymaz ezberledim; devamını bulmam gerekiyordu. O yıllarda internet yoktu, yapay zeka da imdada yetişmezdi. Birkaç arkadaşa sordum, bilen yoktu.
Bir şehirler arası otobüs yolculuğunda mola verdik. İndim, küçük bir kitapçıda tek tük kitaplar vardı. Elime bir şiir kitabı aldım: Sebahattin Ali'nin. Sayfaları karıştırırken aradığım şiiri buldum; sevinçle bağırdığımı hatırlıyorum, insanlar tuhaf bakmıştı. Şiirin tamamını okudum, her kıtası güzeldi. Kitabın arkasına baktım, fiyatı cebimdeki parayı aşıyordu; yokluk yılları. Ne yaptım? Şiiri birkaç kez okudum, kitabı kapattım ve ezberden okumaya çalıştım. Birkaç yerde takıldım, tekrar baktım, tekrar okudum. Sonunda ezberlemiştim. Kapıdan çıkarken mahcuptum, sanki bir şey çalmışım gibi; alarm çalacak korkusuyla otobüse bindim. Başımı cama yaslayıp şiiri defalarca okudum; dünyalar benimdi.
Roma'da Hayyam'ın Rubaisi Neden Canlandı?
Roma sokaklarında Kolezyum'a doğru yürürken bu rubaiyi mırıldanmaya başlamam tesadüf değildi. Etrafıma bakınca anladım: Yürüdüğüm yolun iki tarafı Roma kalıntılarıyla dolu. Devasa taş yapılar, kırık mermer sütunlar, harabe evler, restore edilmiş kubbeler, toprakla bir olmuş tuğlalar ve taşlar. Karşımda ise zamana meydan okuyan Kolezyum. Koca bir imparatorluğun iki bin yıllık bakiyesi, turistlere seyirlik olmuş. "Bir devlet yıkılmayacak olsaydı, o Roma İmparatorluğu olurdu" derler; doğru, ama yıkılmış. Haşmetli imparatorlar, dünyayı titreten komutanlar, soylular, gladyatörler; hepsi toprağa karışmış. Kölelerin toprağına karışmış; kimin kim olduğunu ancak insanı topraktan yaratan bilir. Şu tuğla kimin saçıydı, şu kâse kimin göz bebekleri, şu toprak kimin elleri? Kolezyum'a karşı espressomuzu yudumlayıp yürüdük; Trevi Çeşmesi, Pantheon, İspanyol Merdivenleri... Tarihi binaları mesken tutmuş dünyaca ünlü markaların mağazaları, kalabalıklar. Kapitalizmin mabetleri gibiydi mağazalar; turistler bu dinin sadık müritleri gibi. Marx'ın "Din afyondur" sözü aklıma geldi. Zegna poşetiyle yürüyen bir kadın, Prada çantasıyla duruşuna şekil veren bir adam; Marcus Aurelius hâlâ fena bir herif değildi. Ben Hayyam'ın rubailerini okuyordum ve insanlar hiç ölmeyecek gibi vitrinlere bakıyordu.
Şiirin Gücü ve Tarihin Sessiz Tanıklığı
Hayyam'ın bu rubaisi, bin yıl önce yazılmış olmasına rağmen Roma'nın taşlarında hayat buldu. İmparatorluklar yıkılır, taşlar toprak olur, ama şiir kalır. İnsanın topraktan gelip toprağa döneceği gerçeği, ne kadar büyük olursa olsun her canlıyı eşitler. Roma'nın ihtişamı, bugün birer harabe; ama Hayyam'ın dizeleri hâlâ taze. Bu, şiirin ve edebiyatın zamana karşı direnişinin bir kanıtıdır.



